Ana sayfa Oyun Wolfenstein 2009

Wolfenstein 2009

0

İlk olarak ortaya çıkan Wolfenstein, id Software tarafından hiç durmadan ilerletilerek önce Doom, daha sonra Quake serilerinin ortaya çıkmasını sağladı ve bu oyunlar büyük başarılar kazandı

Birkaç sene sonra ortalığı kasıp kavuracak olan Doom”un dedesi, atası, fikir babası, artık ismine ne derseniz deyin ama illa ki akrabası olan Wolfenstein”dan bahsediyoruz. Bu oyunda Nazilere ait bir hapishaneden tek başına kaçmaya çalışan bir kahramanı canlandırıyorduk ve ilk FPS türündeki oyun yanılmıyorsam buydu. Arkadaş ortamlarında “oğlum oyunu kendinmiş gibi, gözünden oynuyorsun, sadece elinde silah görüyorsun” gibi açıklamalarla “First Person Shooter” kavramı anlatılmaya çalışılıyordu. ‹şte ilk olarak ortaya çıkan Wolfenstein, id Software tarafından hiç durmadan ilerletilerek önce Doom, daha sonra Quake serilerinin ortaya çıkmasını sağladı ve bu oyunlar büyük başarılar kazandı. Tabii bu başarıyı gören diğer oyun firmaları da ya id”nin geliştirdiği motorları kullandılar, ya da elinde gücü olanlar, “biz de bu motoru geliştirdik” deyip, kendilerine yeni FPS”ler yaptılar ve Doom ile Quake”in muhteşem başarılarından pay almaya çalıştılar. 2001 sonlarında anlamlı bir isimle Wolfenstein oyuncuların arasına geri döndü: “Return to Castle Wolfenstein”… “Return” kelimesi aslında kaleye geri dönüşü değil, kalenin bize geri döndüğünü söylemek istiyor gibiydi. id”nin o sıralar çıkardığı Quake III”ün motoru üzerine geliştirilen başka bir motor ile Activision tarafından piyasaya sürülen Return to Castle Wolfenstein”da, Ajan B.J.Blazkowicz”i canlandırıyor ve Nazilerin bu kalede gerçekleştirdiği söylenilen “Paranormal” yani doğaüstü deneylerini araştırmaya gidiyorduk. Aksiyonla birlikte biraz da korku öğeleri içeren RtCF, o zamanlar beğenildi ve raflara kaldırılarak efsanesi sessizliğe gömüldü, ta ki 2009 sonuna kadar…

 

 

id Software de galiba Wolfenstein”i Nazilerin paranormal aktiviteleri paralelinde, oyunu hortlatıp duruyor, üzerinde çeşitli deneyler yapıp tekrar piyasaya sürüyorlar.  id Software ve Raven Software tekrar geliştirdiği Wolfenstein”ı piyasaya çıkardı. 2001?deki oyuna bazı atıflarda bulunarak “oradan devam ediyoruz aslında” demeye çalışan Wolfenstein”da, id”nin daha önce Doom 3 ve Quake 4?te kullandığını bildiğimiz id Tech4 motoruna geliştirmeler yapılmış. Oyuna ilk başladığımızda, aslında Return to Castle Wolfenstein”in hikayesini bilmeyenler için bir anlatım var. Olaylar karşısında Ajan Blazkowicz gayet soğukkanlı davranıyor, mesela bir patlama oluyor, herkes yerçekimine karşı koymuş, havada kalıyor ve “yahu ne oluyor” derken, bizim ajan gayet “cool” vaziyette. Adam önceki oyundan artık o kadar görmüş geçirmiş ki, ne görse hayret etmiyor. Blazkowicz bu sefer yine kaleyi tavaf etmeye gidiyor ama öncesinde, yakınlardaki Isenstadt kasabasında Nazilerin paranormal çalışmalar yapmaya devam ettiği bilgisini üstlerinden alıyor. Bu arada önceki oyunu oynamamış olanlar için söyleyeyim, yıl 1943, Naziler 2.Dünya Savaşında bazı paranormal aktivitelerle “yenilmez” olmak için uğraşıyorlar, Ajan Blazkowicz de Amerikalı bir ajan olarak üstlerinden emir alıyor ve bu paranormal aktivitelere ait söylentilerin doğru olup olmadığını araştırmaya gidiyor. Kısa bir süre içinde de Nazilerin bölgede gerçekten bir şeyler karıştırdıklarını anlıyoruz.

Oyun hemen hikayeye atlıyor, 1-2 bölüm geçer geçmez olayların içine girmeye başlıyorsunuz. Daha oyunun başlarında, aslında daha önceki oyundan ele geçirdiğimiz bazı güçlere sahip bir madalyonu kullanıyor ve Nazilerin gizli tesislerde üzerinde çalıştıkları bazı kristalleri toplayarak gücümüze güç katıyoruz. Bu arada belirteyim, madalyonun ismi Black Sun ve sağda solda arattığınızda Nazizim ve Black Sun madalyonu ile ilgili bazı gerçek verilere de ulaşılıyor. Doğruluğu tam bilinmemekle beraber, Nazilerin zamanında gerçekten de bu paranormal aktivitelerle uğraştığı iddia ediliyor.

Oyun boyunca bize yardımı büyük ölçüde dokunacak olan bu madalyonun çeşitli özellikleri var. ‹lk olarak Veil denilen özellik elimize geçiyor. Veil, elimizdeki madalyon sayesinde geçtiğimiz diğer bir boyut. Bu boyutta nereden çıktığı belli olmayan bazı yaratıklar var ve bunlara fazla yaklaşıp taciz etmemeniz gerekiyor yoksa size saldırıyorlar. Bu boyut değiştirmenin asıl özelliği, normalde bazı kapalı ve açılamayan kapılar/duvarlardan geçmenizi sağlaması. Bu duvarların üzerinde oyun boyunca gördükçe “haa tamam buradan geçeceğiz” diyeceğiniz semboller bulunuyor, boyut değiştirdiğiniz anda o noktada herhangi bir duvar olmadığını, geçebileceğiniz bir kapı olduğunu görüyorsunuz. Yalnız sakın ola ki duvarın tam olduğu yerde normal boyuta dönmeye kalkmayın, yoksa ölüyorsunuz. Yine bu madalyon sayesinde, görünmeyen alternatif yolları görebiliyor, daha sonra bulacağınız kristallerle zamanı yavaşlatabiliyor, kendinize kalkan oluşturabiliyor ve silahlarınızın verdiği zararları katlayabiliyorsunuz.

 

 

Kahramanımız Almanya”ya ulaştığında aslında yalnız olmadığımızı görüyoruz. Nazi karşıtı bazı devrimci Almanlar bize yardım ediyorlar, bu sayede bazı bölgelere girip çıkabiliyoruz. Oyunda bu müttefiklerimiz ile birlikte bir görev alma sistemi geliştirilmiş. Haritada görevler işaretleniyor, biz de bu işaretli yerlere gidip, çeşitli direniş elemanlarından görevler alıyoruz. ‹lk başlarda görev seçme imkanımız yok, direkt olarak “şuraya git” deniliyor, gidiyoruz. Ancak daha sonra örneğin bir görev aldık diyelim, yol üzerinde birilerine daha uğrarsak, istediğimiz görevi yapma imkanımız oluyor. Yalnız burada yapımcılar işi biraz karıştırmışlar. örneğin adamın birinden görev aldım ama onu yapmak istemediğim için “Objectives” kısmından diğer görevi işaretledim, tam o görev için işaretlenmiş mekana geldim, oyun “Checkpoint Saved” dedi ve biraz önce aldığım yeni görevi otomatik olarak harita üzerinde işaretledi. Tab”a basıp, Objectives”e tekrar gelip, dibine kadar geldiğim görevi tekrar seçtim. Yani bu kısımda biraz problem yaşayıp hangi göreve gittiğinizi karıştırabilirsiniz, çok büyük bir sorun değil ama dikkatli olun. Bunun haricinde haritada silah satın alabileceğimiz, görev sonlarında kazandığımız paralarla silahlarımızı geliştirebileceğimiz bir silah satıcısı da bulunuyor.

Yalnız olmadığımızı görüyoruz dedim ama aslında birçok defa müttefiklerimiz bizi yalnız bırakıyor. Ya ölüyorlar, ya da “bundan sonrasında sen ilerleyeceksin, biz seni buraya kadar getirdik” diye kabak gibi bırakıyorlar. Gerçi zaten çok da uğraşmalarına gerek yok. Genelde Nazi askerleri siper alıp öyle ateş ederken, bazen koşarak üzerinize geliyorlar, tam dibinizde ateş etmeye hazırlanırken kafalarına mermiyi yiyorlar. Bir de Naziler bazen Almanca, bazen de ‹ngilizce konuşmayı yeğliyorlar. Siz onlara ateş ederken merminiz biterse, aralarından bir tanesi “he”s reloadiiiingg!” diyerek diğerlerinin siperlerinden çıkıp ateş etmesini amaçlıyor ama diğer askerler yine de kendi bildiklerini okuyorlar. Wolfenstein, Nazilerin paranormal aktivitelerle uğraşmaları, abuk subuk mekanlarda kendilerine gizli üsler kurmaları ve buraları keşfetmek açısından çok enteresan. Mesela uyduruk bir çiftlik evine giriyoruz, hatta bazı askerler bile kendi aralarında konuşurken “bu kadar askerin bu basit çiftlik evinde ne işi var” diye sohbet ettiklerine şahit oluyoruz, daha sonra ufak bir geçitten aşağı indiğimizde, yeraltında devasa bir tesis inşa edilmiş olduğunu görüyoruz. Tabii 2.Dünya Savaşı ve Naziler senaryosuna entegre edilmiş bu olaylar ilgimizi daha çok çekiyor ve senaryo çok iyi aktarılmasa da, biz peşinden koşuyoruz. id Software veya Raven, en azından bunu sağlamış diyerek bunu bir artı puan olarak ekliyoruz.

Bunun haricinde oyun düşman çeşitliliği bakımından ilk başlarda standart. Sadece kıyafetleri değişen Nazi askerleri geliyor. Daha sonra bu çatlakların nerelerde üretildiğini göreceğimiz abuk subuk güçlere sahip Nazi birimleri karşımıza çıkıyor ki bunların doğaüstü güçleri var, biri hızlı hareket edip arkanıza geçip size enerji topu fırlatıyor, diğeri görünmez olup sinsice saldırıyor…gibi. Mesela hastane görevinde görünmez olan tiplemeyle ilk karşılaşmanız sizi baya bir eğlendirecek, böyle şeylerden huylanıyorsanız tüylerinizi diken diken de edebilir tabii. Bu arkadaşı alt etmek için madalyonunuzun zaman yavaşlatma özelliğini kullanabilirsiniz diye tüyo da vereyim şimdiden. Ayrıca bir de önceleri pek bir özelliği olmayan “zombivari” askerler de çıkıyor, ancak daha sonra bunların enerji kalkanı oluşturabilen versiyonları da geliyor. Tabii ki “bölümün sonundaki canavarı gördün mü?” dediğimiz Boss”larımız da unutulmamış. çeşitli bahanelerle bu paranormal olaylar sonucunda ortaya çıkan yaratıklarla karşılaşıyor ve hepsini farklı taktiklerle yok ediyorsunuz.

 

 

Oyun boyunca gideceğiniz yerler belli olsa da, elinizde birden fazla rota oluyor, örneğin sokağın ortasından gitmek yerine yandaki binaların içinden geçebiliyor ve buralara gizlenmiş çeşitli doküman ve altınları buluyorsunuz. Altınlar sizin görev sonlarında silah satın alırken çeşitli geliştirmeler yapmanızı sağlıyor, gizli dokümanlar ise oyun ve senaryo hakkında bazı boşlukları doldurabiliyor. Ya da nelerle karşılaşabileceğinizi anlatıyor. örneğin bir bölümde bir kapıya gelmeden önce Binbaşı”nın o bölgeye güvenliği yığdığını okuyorsunuz ve ona göre gidiyorsunuz. çeşitli ışıklandırma efektleri, Veil boyutundayken ortalıktaki rüzgar efekti vs. gibi grafiksel gösteriler tadında olmuş. Ancak bazen de sanki 2-3 yıl öncesine ait bir Call of Duty oyunu oynuyormuş hissine kapılıyorsunuz, çünkü bazı bölgelerdeki kaplamalar veya grafiklere özen gösterilmemiş. Bazı kaplamalar çok kaba ve eski görünüyor mesela. Bunlar da olmasa çok iyi olacakmış. Oyun motoru aynı zamanda Havok destekli, örneğin ağır makineli ile ateş ettiğinizde etraftaki nesneler sağa sola uçuşabiliyor, yerçekimi bombaları patladığında havaya kalkan ıvır zıvır, bu etki geçtiğinde yere güzel bir biçimde dökülebiliyor. Ancak tabi klasik FPS klişeleri gereği, öyle her nesne de uçmuyor, kımıldamıyor. Unutmadan yazayım; oyun boyunca bazı bölgelerde şeffaf, renksiz duman göreceksiniz, çoğu zaman bunu görünmez olmuş bir düşman sanıp irkildiğim oldu. Sanırım normal hali bu… Bu duman sizin elinizdeki madalyonun güçlerinin tekrar dolmasını sağlıyor. Oyunun ilk adımlarında madalyonu nasıl kullanacağınızı bir müttefikimiz gösterirken bunu anlıyoruz. Bunu olumlu anlamda söylüyorum, örneğin bir sokağın köşesini döndünüz ve bu duman var, hemen yaklaşıyorsunuz ve “zffooinkkkk” sesi eşliğinde bir bakıyorsunuz ki güçlerimiz yerine gelmiş. Oh ne güzel… Demek cephane gibi enerji konusunda da pek sıkıntı çekmiyoruz. Ayrıca sağlık konusunda da sıkıntımız pek yok. Son dönemde moda olan “Dinlen ve ‹yileş” yöntemi Wolfenstein”da da yerini almış. Yalnız bazen Naziler de bu güçlerimizi sınırlayan, kullanmamızı engelleyen “jammer” benzeri aletler kullanıyorlar, bunlara yaklaştığımızda ekranın sol altında gösterilen madalyon simgesi yok oluyor ve görüntü de siyah-beyaz oluyor. Gizlenmiş o “jammer”ı bulup ateş ederek parçaladığımızda her şey eski haline geri geliyor.

Oyunun multiplayer desteği de var ve size Stopwatch, Objective Team Deathmatch gibi seçenekler sunuyor. Single Player modundakine benzer şekilde, askerleri öldürdükçe para kazanıyor ve bu paraları silahlarınızı, ekipmanlarınızı geliştirmek için kullanabiliyorsunuz. LAN desteği de ek olarak mevcut…

Evet, yazı boyunca oyunu hem övdüm hem eksiklerini yazdım. Oyun aslında bazı ufak tefek şeyler haricinde id Software ve Raven Software isimlerine yakışır seviyede bir çizgi çiziyor. “ölmedim, buradayım” dercesine Wolfenstein tekrar çıkış yapmış oldu… Artık bizleri baymış olan 2.Dünya Savaşı senaryolarına başka bir noktadan bakmaya çalışan Wolfenstein, enteresan ve hemen olaylara dalan senaryosu ile ilgi çekmeye çalışıyor ve bunu da çok büyük ölçüde başarıyor. Ayrıca bizleri sıkmadan hemen aksiyona girişmesi ve garip olaylarla baş başa kalmamız da oyuna anında bağlanmamızı sağlıyor. Eh, bundan sonrasında ise geriye FPS severlerin Wolfenstein”ı kaçırmaması gerektiğini söyleyerek yazıyı bitirmek kalıyor.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here