Ana sayfa Donanım Vintage Dünyası

Vintage Dünyası

0

Dünyanın dijital ağlarla birbirine bağlı hale gelmediği yılların analog enstrümanlarına tutkulu ve bu konuda Avrupa”daki en büyük synthsizer ve analog ekipman koleksiyonlarından birisine sahip Cem Melik vintage dünya ile ilgili bilgi ve birikimlerini bizlerle paylaşıyor. Artık Sound”da her ay Vintage Dünyası köşesinde analog zamanların unutulmaz hikayeleri, efsaneleri ve bilinmeyenleri bu işin ülkemizdeki en önemli isimlerinden birinin imzasıyla karşınızda…
 

Sizlerle birlikte, analog dünyanın gizemli tarihi ve serüveninin içinde birlikte yolculuk yapacağız. Bu uzun ve kapsamlı yolculuğun içinde müziği ve müziğin seyrini, niteliğini, boyutunu değiştirmiş cihaz ve kavramları inceleyecek, günümüzün telaşlı, stressli yaşamından biraz uzaklaşıp 30-40 yıllık bir mazinin içinde birlikte dolaşacağız. Benim konum ve bilgi alanım elektronik ses üreteçleri, elektronik sinyal biçimlendiriciler ve sesin fiziksel özelliklerini değiştirerek müzikal eserler yaratan cihazlar. Bu açıdan sizlere gerek kendi 30 yılda bir araya getirebildiğim koleksiyonumdaki, gerekse benim için büyük önem taşıyan çok önemli kült aletleri ve onların müzik tarihine etkilerini anlatmaya çalışacağım. Bunlar tabii ki başta analog synthesizer”lar olmak üzere, diğer analog ses üreteçleri, filtreler, efekt cihazları, elektronik ritm üreteçleri, elektronik davul ve perküsyonlar, modülasyon pedalları ,bantlı eko ve benzeri cihazlar olacak. Her sayımızda birlikte bu cihazların 3-4 tanesini birlikte inceleyecek, o cihazı ve onun var olduğu yıllarda müzik dünyasında nelerin olup bittiğini birlikte inceleyeceğiz. Binlerce cihazı ve onların sayfalar süren teknik özellik detaylarını burada 4 sayfaya sığdırmanın imkansızlığını düşünürsek, elimizden geldiğince en önemli sembolleşmiş ve klasik olmuş efsane cihazların üzerinde durmaya çalışacağım.
 
vintage dünyası
 
Günümüzde internetin kolaylıklarını, bir cihazı teknik olarak anlatan yüzlerce, binlerce yazı ve videoların varlığını bildiğimizden, sizlerle burada internette bulamayacağımız bilgi ve tecrübeleri paylaşmak istiyorum. Aşırı teknik detaydan çok, o cihazı diğerlerinden üstün kılan özellikleri, tarih içindeki etkileri ve bu cihazların içinde geçen yaklaşık 30-35 yıllık maceralarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bir sohbet havasında, eski güzel günleri yad ederek…

 

Eski güzel günleri yad etmek güzel ve bir o kadar da büyük bir yaşlılık göstergesi sanırım, ancak şu da var ki 1970″lerin sonunda ve 1990″ların ilk yıllarına kadar müzik dünyasındaki hareketlilik, coşkunun yüzde birinin günümüzde var olmayışı çok acı görünüyor şimdilerde bana. O yıllarda hafta sonu geldiğindeki ,büyük heyecanın Tünel”deki, ?işhane”deki ve Sıra Selviler”deki canlılığın şimdi esamesinin bile okunmaması gerçekten üzücü. Müzik aleti satan dükkanların sayısı şimdikinden çok çok fazlaydı. Dükkanlar, hanlar yüzlerce meraklı ya da müzisyenle karınca yuvası gibi dolar taşardı. Bir çok müzik adamını, teknik kişileri, müzik dünyasının önemli insanlarını buralarda görebilir, iki laf edip bir şeyler paylaşabilirdiniz. Günümüzün yüzeyselliği ve anlamsız telaşesi içinde her şey gibi bu değerler de yok olup gidiyor. İçindeki hafıza kartlarının bile nerdeyse 2-3 ayda bir tamamen değiştiği plastik cihazları, günün birinde bir sonraki nesile “Vintage”olarak bırakabileceğiniz bir durum artık ne yazık ki yok. ?u an vintage olan, hala tank sağlamlığındaki, kuyumcudan çıkmışçasına estetik ve kaliteli elemanlardan oluşmuş bu cihazlar bir gün eskiyip yok olduğunda, onların bayrağını taşıyabilecek ne cihaz, ne mentalite, ne de böyle bir ekol artık kalmayacak. Geçen ayki yazımda yazdığım gibi Fast Food yaklaşımın, her şeyi olduğu gibi sanatı ve yaratıcılığı da çok gerilere attığını düşünüyorum. Gidip cihazları gördüğünüz, kültürel sohbetler yaptığınız, müzikal kimlik ve olgunluğunuza katkı yapan o dükkanların yerinde şu an artık kokoreççiler, dönerciler, turistik eşya dükkanları var! Bence “teknoloji” müziğe sahte bir katkı yaptı, onu geriye götürdü, hiçbir özgünlüğü, lezzeti, imzası olmayan tek terziden çıkma işler ortaya çıktı. Bu da insanları iyiden iyiye eskiye, gerçek kaliteye itmeye başladı şu son yıllarda. Eskiye rağbet insanoğlunun hiçbir çağında bu seviyelere çıkmamıştı. Hem bütün dünyada hem ülkemizde.
 
cem melik
 
Eskiden, bu cihazları toplamaya başladığım yıllarda, herkes sorardı: “Synthesizer ne demektir”. Tabii Google filan olmadığından kimse detay bilemezdi. Bilginiz bu konuyu takip ettiğiniz nispetteydi. Synthesizer”ı ses dalgaları üreten ve bunları heykeltraş gibi şekillendirip sanatçıya müzikal bir eserinde kullanabilmesi için sunan elektronik aygıtlar olarak anlatırdım.

 

Sythsizer ve başlangıç günleri

Gerçekten baktığımızda bu olay işin özünde şu şekilde başlıyor: Yüzyıllar önce kilise müziğinde çalınan, tonlarca ağırlıktaki körüklü orglara alternatif enteresan prototip aygıtlar üretilmiş olsa da bu iş ilk defa 1960″ların sonunda ciddiyet kazanıyor. Siyah beyaz sessiz sinemanın olduğu yıllarda, filmlere daha bir etkileyicilik ve ruh katmak için film perdede oynarken müzisyen de filmi seyrederek, gerçek zamanlı olarak çalıyor. Bu enstrüman genellikle bir piyano, hapsichord ya da katedral orguydu.

Yıllar sonra 50-60″lı yıllarda sinemacılığın iyice yaygınlaşması ve gelişmesi, synthesizer denen aygıtın ortaya çıkmasındaki en büyük doping oluyor. 60″ların ortasında New York”ta erotik filmler yapan bir yönetmen ve prodüktör, o yıllarda yine aynı şehirde Rus mucid Theremin”in icadı olan Theremin dadı verilen, radyo frekanslarını eğip bükerek tuhaf sesler çıkaran bir aygıtı yapan Robert Moog adlı mühendisi tanıyor. (Bu arada bu zatın ve dolayısı ile markasının adı telaffuz ettiğimiz gibi MUG olarak değil Polonyaca bir isim olan MOG olarak telaffuz ediliyor.)
 

enstrüman
 
New York”taki, küçük bodrum katındaki imalathanesine giden yönetmen, Robert”la (Bob) konuşuyor ve ona film müziklerinin artık çok sıkıcı olduğunu, daha değişik, dinamik ses ve müzikal öğelere ihtiyaç duyulduğunu anlatıyor ve ondan tekdüze org sesini değiştirip çeşitlendirecek bir aygıt yapmasını istiyor. Mühendis Robert”ın synthesizer yapmak filan gibi işlerle ilgisi dahi yok bu arada. Birlikte oturup düşünüp bir filtre ve sound modifier (ses biçimlendirici diyelim)devresi üretiyorlar. Böylece elektronik bir orgdan çıkan lineer tek düze bir sinyal, değişik formlarda, tamamen değişik bir dinamikte seyretmeye başlıyor ve ortaya çok enteresan müzikal ama çoğunlukla amüzikal sesler çıkmaya başlıyor. Yani anlayacağınız, bu işin temeli aslında basit bir filtrenin icadına dayanıyor. Moog”un ortaya çıkardığı bu filtre dünya müziğinin seyrini değiştiren aygıtın kalbi oluyor bir bakıma.

 

Robert Moog 12 db resonans filtresi yaparak başladığı bu serüvene filtresini geliştirerek devam ediyor. Bu arada kendi ses sinyal üreteçini de yapıyor. Bunları kutu kutu modüller halinde üretiyor. Kare, üçgen, testere ve sinüs dalgaları üğreten bir voltaj kontrollü osilatör (üreteç), ses sinyallinin şiddetini kontrol eden yine voltaj ayarlı bir amplifikatör, sinyalin zaman kesitindeki ivmesini, duraklaması, uzamasını kontrol eden bir envelope generator ve nihayet kendi meşhur voltaj kontrollü filtresini kutucuklar haline getiriyor. VCO (voltage controlled oscillator), VCA(voltage controlled amplifier), EG(envelope generator) ve VCF (voltage controlled filter) dörtlü sistemi ortaya çıkıyor. Artık bundan sonra synthesizer denen ses sentezleme cihazı da şekilleniyor. Bundan sonra Bob bu kutucukları dolap gibi bir strüktüre yerleştiriyor. Bu dört ana modele zaman geçtikçe delay, sequencer, phaser, telli reverb cihazı vs yeni ses biçimlendiricileri ekleniyor ve MOOG MODULAR denen büyük ağır ve bu kutucukların (modüllerin) birbirlerine dışardan kablo ile bağlandığı ilk sistem ortaya çıkıyor. Bu sistemler özellikle 70″lerde patlayan o yılların trendi olan uzay filmlerinde çok kullanılıyor. Bu robotik, laboratuvar sesleri insanlara çok değişik ve tuhaf geliyor. Birçok insan bununla ayıp edip eleştirirken birçok insan da bunu tarihin en önemli buluşlarından biri olarak görüyor. öyle ya da böyle bu cihaz film müziği sektöründen yavaş yavaş klasik müziğe bile girmeye başlıyor. 1968 yılında, Wendy Carlos adındaki sanatçı “Switched on Bach” eserini yapıyor ve J.S.Bach”ın eserlerini bu Moog Modular sistemle icra ediyor. Birçok kınama ve alay vesilesi olsa da, bu olay müzik dünyasını çok etkiliyor ve müziklerindeki tek düzelikten kurtulmak isteyen uçuk insanlar buna rağbet etmeye başlıyorlar. Tomita, Klaus Schultze, Rick Wakeman gibi müzisyenler kendi özgün müziklerini yapmaya başlıyorlar ve bu cihaz artık hızla yayılmaya başlıyor. Temelleri deneysel klasik müziğe dayanan New Age (yeniçağ) müziği ortaya çıkıyor ve inanılmaz bir popülariteye ulaşıyor günümüze dek. Daha sonra bu tarza ilaveten daha sert ve elektronik bir müzik olan “elektro pop”, “new wave” ve İngiliz ekolü “new romantic” akıma kadar gidiyor bu inanılmaz büyüme. Kraftwerk, Telex, Yellow Magic Orchestra, Tangerine Dream gibi gruplar bu akımların öncüsü oluyor ve ortaya synthesizer hakimiyeti yüksek bir müzik florası beliriyor. Popülarite bütün dünyada inanılmaz artıyor.

Tabii ki rekabet piyasası kendini oluşturmakta geç kalmıyor ve Bob Moog”un bu beklenmedik başarısı başka bilim adamlarını da bu yola itiyor. Alan Robert Pearlman, Don Buchla, Dave Smith, Tom Oberheim gibi isimler de bu piyasanın içinde beliren önemli ve lider kişiler oluyorlar. Moog”un ezeli rakibi olarak gösterilen ARP firması da popülaritesini bu yıllarda gösteriyor. Hatta ARP firması Moog”un filtre tasarımını çalmakla suçlanıyor ve durum mahkemeye intikal ediyor. Bilirkişi olarak Tom Oberheim adlı mühendis görevlendiriliyor. Tom gece uyurken bir tarafına ARP 2600 synthesizer”ı diğer yanına Moog synthesizer”ı koyup sabaha kadar filtrenin sesini dinliyor. Aslında o da bu cihazdan etkilenip, kendi de bu işe girmeye karar veriyor ve ortaya çok enteresan bir rekabet üçgeni çıkıyor. Ancak esas ezeli derbi rekabeti Moog ve A.R.P. firmaları arasında oluyor. Tom Oberheim ve Dave Smith in ilk polifonik synthesizer”ları yapmaları daha sonraki yıllarda gerçekleşiyor. Bu ilginç serüvende olan bitenleri önümüzdeki sayılarda kapsamlı olarak göreceğiz.

 

Minimoog zamanı

Bir nevi laboratuvar aleti olan bu devasa Moog Modüler Synth, sahne performansı ve taşınabilirlik olarak inanılmaz gayrı pratik olduğundan, Bob Moog bütün bu cihazın özelliklerini MINIMOOG adındaki ufak ve taşınabilir ancak inanılmaz güçlü bu küçük devde toplamaya karar verdi. Model C gibi bir kaç denemeden sonra “MODEL D” son şeklini atarak tarihe en büyük damgasını vurdu. Artık rock”tan, jazz”a, new age”den synth pop”a her müzik türünde bu küçük canavarın inanılmaz güç ve etkileyici çığlığı duyulmaya başladı. 1970 yılından 1981 yılına dek 13.000 Minimoog üretildi ve inanılmaz bir başarı elde edildi. Artık Minimoog”u olmayan bir klavyeci gruplarda ya da stüdyo çalışmalarında iş bulamaz hale gelmişti. Moog”un bu başarısına ARP”ın cevabı uzun sürmedi. Onlar da ilk kompakt modelleri olan efsane ARP Odyssey”i ürettiler. Mahkemelik durum pek uzun sürmedi ve Robert Pearlman Moog”a patent ücreti ödemeye başladı. Ancak Odyssey”in ikinci ve üçüncü modellerinde daha farklı ama yine de olağanüstü güçlü fitre design”ı kullanılmaya başlandı. İki cihaz arasındaki kapışma gitgide büyüyordu. Gerçekten o yıllarda yapılan prodüksiyonlara bakarsanız plakların arkasında mutlaka bu iki synthesizer”dan birini görürsünüz. Müthiş bir popülariteye ulaşılan yıllar 70″lerin başından 80″lerin başına kadar sürdü. Günümüzde dahi bu iki cihaz hala şiddetle aranılan müthiş aletlerdir.

Plak kapları o yıllarda yapılan çalışmaların kimlik kartlarıydı. O nedenle kullanılan ekipman listesi çok önemli idi. Bu liste sizin tarzınızı, kimliğinizi, müzikal karakterinizi ortaya koyardı. ?imdilerde bilgisayarlı müziği en çok eleştiri sebebim budur. Müzikler sanki tek bir preamp”tan çıkmış sterillikte, imza ve özgünlükten uzak hale gelmiştir. Konumuzdan fazla sapmadan yazımıza geri dönelim…

 

Minimoog”un 13.000 adetlik üretim miktarı karşısında Odyssey”in kesin üretim sayısı tam bilinmemektedir. Bazı yerlerde 3000, bazı yerde 4000 gibi sayılar geçse de ben bu sayının 7000-8000″i bulduğunu düşünmekteyim. Koleksiyonumda her ikisi de mevcut olup birini diğerinden ayıramayacak kadar çok seviyorum. Bence synthesizer çağının sembolü bu iki alettir. Bu iki firma kızışan rekabet içinde plaklarının arkasında isminin koyulması şartıyla başlarda bu cihazları o kişi ya da grup klavyecilerine hediye etmişlerdi. İçimden keşke o günlerde bende orada olsam dediğim çok olmuştur.

çıkış fiyatları 1500 dolarlar civarı olan bu iki alet (A.R.P Odyssey bir kaç yüz dolar daha ucuzdu) binlerce, on binlerce prodüksiyonda kullanıldı. 3 osilatörlü, 24 dB filtreli Minimoog”a karşı Odyssey”in Duophonic (2 polyphonic) özelliği ve kendine has tonu bas, lead fx gibi tonlarda hala rakibi olamayan bir ses paleti sunmuştu müzisyenlere. Odyssey iki osilatörü ve kendine has rezonans filtresiyle bir muhteşemlik sergiler. Ancak yapı kalitesi, özellikle de üzerindeki pot ve sürgüler inanılmaz kırılganlık ve dayanıksızlıktadır. Minimoog”un tanksal yapısının yanında fiziksel olarak cılız kalmış olsa da sonik olarak onu zorlayabilecek nadir synthesizer”lardandır.

Kraftwerk grubunun üyelerinden Florian”ın Minimoog ile ilgili şöyle bir anısı olmuş: Bir gün Almanya”nın bir şehrinde verdikleri konserde sahneye çıktıklarında, ses mühendisi Minimoog”un sesini biraz fazla açmış. Parçayı çalmaya başlayacaklarken Florian ilk do notasına basmış. Kendi tabiriyle “öylesine derin ve şiddetli bir bas tonu çıktı ki, ön sıradaki herkes deprem oluyor sanarak geriye kaçıştı” diye anlatır kahkahalar atarak. Minimoog ve Odyssey”in olağanüstü gücü bu tip hikayelerde dillere destan olmuştur. İlerleyen haftalarda bu rekabeti, başka modellerle, başka serüvenlerde daha kapsamlı olarak inceleyeceğiz. Hepimize bol analoglu bol müzikli özgün müzikler.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here