Ana sayfa Sektörden Ünlü isimler ona emanet:Michael C. ROSS

Ünlü isimler ona emanet:Michael C. ROSS

0

Michael C. ROSS, tecrübelerini paylaşmak üzere SAE istanbul’a konuk oldu. Biz de sizler için kendisiyle detaylı bir röportaj yaptık.


 
Sound: İlk olarak, mesleğinizin ve kariyerinizin başlangıcına gitmek istiyoruz. Nasıl başladı her şey?

Michael C. ROSS: Henüz çocukken davul çalmaya başladım. Sonraki yıllarda bunu daha ileri bir seviyeye taşıdım ve gençlik yıllarımda dünyanın birçok farklı yerine turne için giden bazı Gospel gruplarında davul çaldım. Tüm bunlar olurken bir şekilde “ses” ilgimi çekti. Sonra kayıt için değil ama ne olup bittiğini ve stüdyoda işlerin nasıl yürüdüğünü görmek için bir albüm kaydına gittim. İşte o noktada “Evet” dedim, “Yapmak istediğim şey tam olarak bu!”.

 


 

S: Bunlar olduğunda kaç yaşındaydınız?

MR: On sekiz. Sonra üniversiteye girip elektronik okumaya karar verdim, çünkü böylelikle her şeyin nasıl çalıştığını anlamanın kolaylaşacağını düşündüm ve daha önce beraber çaldığım Gospel grupları aracılığıyla da Los Angeles’daki stüdyolarda çalışan bazı insanlarla tanışma şansı buldum. Böylelikle henüz bir işim bile olmaksızın Arizona’dan Los Angeles’a taşındım. çok geçmeden birkaç konserde çalışma fırsatı buldum ve bunun dışında kalan her dakikamı stüdyolara giderek , orada işleri izleyerek ve insanlarla tanışarak geçirdim. Nihayetinde bu stüdyolardan birinde telefonlara bakmak üzere işe alındım ve sonrasında kendi yolumu çizerek ilerledim. ilerleyen zamanda çok çaba sarf ettim ve birçok stüdyoda çalışma şansı yakaladım. Bunların arasında en çok zaman geçirdiğim stüdyo Hollywood’daki Ocean Way Recordings oldu. Burada birçok değerli sanatçıyla çalıştım. Bu sürecin devamında kendi başıma da ses mühendisliği yapmaya başladım ve 5 yıl sonra oradaki görevimi bırakarak serbest çalışmaya karar verdim.

S: Peki böylesine sağlam ve güvenceli bir işi bırakıp kendi başına devam etmek zor bir karar mıydı? Sonuçta bu büyük bir risk gibi geliyor kulağa…

MR: Tabi ki! Bu kesinlikle riskli bir karardı. Ancak, artık başka insanların projelerinde asistanlık yapmaktansa bu işi kendi başıma yapmak istediğime karar vermiştim. Bu yüzden o işi bırakmak ve denemek tek yoldu. Ben de bunu yaptım. Ve ne büyük bir şans ki işler yolunda gitti. Deneyinceye kadar bilemiyorsun. Serbest çalıştığınızda en zor şey bir süre çalışıp bir süre işsiz kalmaktır. Ve bu iniş çıkışları öğrenmek durumunda kalıyorsunuz.

 

  S: Peki bugüne kadarki süreç içinde “kariyerinizin kırılma noktası” olarak tanımlayabildiğiniz bir karar ya da proje var mı?

MR: Bu işin büyük bir kısmı insanlarla kurduğunuz ilişkilerden oluşuyor bence. Ocean Way’de asistanlık yaptığım bazı projelerden sonra insanların “Seninle bir ara çalışmalıyız” dedikleri oldu ama tabi ki çok dikkatli olmalısınız çünkü başkasının müşterisiyle o kişinin arasına girmemeli. Neticede buna benzer talepler doğrultusunda projeler aldım. Fakat, herkesle olan karşılıklı ilişkilerimi dürüst ve sağlam tuttum. Ve beraber çalıştığınız insanların kariyerleri sizin kariyerinizi de yükseltir. örneğin en büyük müşterilerimden biri olan ve şu anda Geffen Records’ın başında bulunan Ron Fair ile ilk tanıştığımızda
henüz ilk albüm prodüktörlüğünü yapıyordu ve beraber oldukça iyi çalışmıştık.Yine bir dönem 20. Century Fox’un müzik depart manı başkan yardımcılığını yapan Mike Nowak ile tanıştığımızda

 henüz bir prodüktörün asistanlığını yapıyordu. Zamanla arkadaş olduk ve basamakları beraber tırmandık. Bu sektörde “arkadaşlık” ve “meslektaşlık” çok önemli kavramlardır. çok nadiren biri beni arayıp der ki “Merhaba, referanslarını gördük ve beraber çalışmak istiyoruz”. Ama çoğunlukla yapılan işler arkadaş ağları sayesinde gerçekleşir.

S: Teoman projesinden bahsedebilir miyiz?

MR: Daha önceden Kutsal’ın bir albümünün mixing’ini gerçekleştirmiştim. Prodüktörlüğünü Jimmy Waldo ve Alper Erinç’in üstlendiği bir projeydi. Bu vasıtayla Alper ile tanışmış olduk. Teoman canlı performanslarını mixlemek için birilerini arıyormuş ve arkadaşı olan Alper de bizim aramızdaki bağlantı oldu. Bu işler böyle yürüyor.

 


 

S: Peki bugüne kadar geldiğiniz noktada yaptığınız işlerin alanınızda bir fark yarattığını düşünüyor musunuz? Yaptıklarınız sizi tatmin ediyor mu?

MR: ?öyle söyleyebilirim sanırım: Yaptıklarımla gurur duyuyorum; ama asla tatmin olmuyorum. örneğin dün Teoman, konserimizden sonra “çok iyiydi Mike, harikaydın!” dedi. Bense “Hayır, değildim” diye cevap verdim. Yani her defasında çok başarılı insanlarla çalışıyorum ve bu onur verici. Ama her zaman gelişim için fırsat vardır ve çıtayı yükseltmek mümkündür. Zaten bu yüzden bu işi yapmaya devam ediyorum ve edeceğim. işin eğlenceli ve güzel tarafı da tam olarak bu zaten. Her zaman daha iyi olabilecek bir şeyler var. çok iyi mixing mühendisi olan bir arkadaşıma sanatçının biri “Ne zaman hazır oluruz?” diye sormuş ve o da “Plak şirketi bize para vermeyi bıraktığı zaman” diye cevap vermiş. çünkü yapılan iş üzerinde sürekli çalışmaya devam edersiniz. Yeni şeyler denersiniz, çıtayı yükseltmeye çalışırsınız. Ta ki şirket “Tamam, bu kadar.” diyene dek. Herkes böyle olmayabilir ama bazıları, biri onlara “dur” diyinceye kadar daima çalışmaya devam ederler.

S: Hem müzik sektöründe hem de film sektöründe işler yapıyorsunuz. ikisi arasında bir ayrım yapabiliyor musunuz, daha öncelikli olarak gördüğünüz biri var mı?

MR: Yaptığım albüm işleri film işlerinden daha fazla. Ama birini seçmek zorunda kalmaktan nefret ederdim herhalde. Bu tıpkı bir müzik türünü seçmek gibi olurdu. Bir günde “live to 2-Track” bir jazz projesi tamamlayıp bir sonraki işin 3 aylık bir albüm kaydı olması, sonra Türkiye’ye gelip “live sound” yapmak… Hepsini çok seviyorum. işimi eğlenceli kılan şey bu çeşitlilik. Herhalde sadece oturup film üzerinde çalışsaydım çok sıkılırdım.

 

S: üzerinde çalıştıklarınız içinde sizi ve sınırlarınızı çok zorlayan bir proje oldu mu?

MR: Büyük ihtimalle ilk birkaç “live to 2-Track” deneyimim. çünkü sanatçı çaldığı sırada siz mixliyorsunuz. özellikle 7-8 kişilik bir grup ile karşı karşıyaysanız ve harika çalıyorlarsa, veya muhteşem bir vokalisti kaydediyorsanız ve inanılmaz bir perfor

 

mans sergiliyorsa çok zor anlar yaşarsınız. çünkü işi berbat ettiğiniz anda yapabileceğiniz birşey yoktur. Bu yüzden ilk birkaç deneyimim oldukça stresliydi. Bunca yıldan sonra halen de zorlandığım oluyor. Ama bu tip projeleri heyecanlı ve eğlenceli kılan da bu.

S: Tercih ettiğiniz ekipmanlar nelerdir?

MR: Sanırım Neve konsolları çok seviyorum. 8078 muhtemelen en sevdiğim. Ama genel olarak 8000 serisinin tamamını çok iyi buluyorum. Onlara hayranım. Daha yakın zamanda kullandığım 88R da oldukça başarılı. Son dönemde kullandığım ve tereddütsüz alınabilecek ürünlerden bir tanesi gerçekten de.  Mikrofonlara gelince; vokallerde eski tüplü mikrofonları seviyorum: Neumann U47 ve U67, Telefunken M 251, AKG C12 gibi… Royer R-121’ler muhtemelen en sevdiğim gitar mikrofonlarım. Onları Elektrik-gitarlarda daima kullanırım ve oldukça büyük bir sound elde edebiliyorsunuz. işin güzel tarafı inanılmaz yüksek ses seviyelerini problemsiz kaldırıyorlar.

S: Geçmişte günümüze, deneyimleriniz ve gelişen teknoloji ile beraber kullandığınız ekipman profilinde bir değişiklik oldu mu?

MR: Büyük olasılıkla yaşadığım en büyük değişiklik mixing konusunda olmuştur. Evimde ProTools HD3 Accel ve Control 24’ten oluşan bir kurulumum var. Speaker’larım yaklaşık 10 yıldır değişmedi, Tannoy SGM 10 B’lerim oldukları yerde duruyorlar. Ama artık evimdeki stüdyomda ProTools ile oldukça iyi mixler yapabildiğim bir dönemdeyiz. Büyük stüdyolar kiralamak zorunda değiliz. Gerçi hala Ocean Way’e gidip orada mix yapmayı tercih ederim ama insanların bütçesi buna müsaade etmiyor. Ama söylediğim gibi; evimdeki ProTools sistemimde de inanılmaz iyi mixler yapabiliyorum ve insanlar bunları beğeniyorlar.

 

  S: Dijital ile Analog arasında süren savaşın neresinde durduğunuzu sormak istiyordum ama bunu kısmen cevapladınız. Dijital sistemlerle ve plug-in”lerle mutlu olduğunuzu söyleyebilir misiniz?

MR: Doğrusu analog sound’u hala tercih ediyorum ve daha çok seviyorum. Ama dijitalin her gün daha da iyiye gittiği de bir gerçek. Kulağa da oldukça iyi geliyor. Birçok in

san maliyetlerden ötürü analog kullanmıyor, ama bir gerçek daha var ki o da dijital ortamlarda sesin ne kadar kolay manipüle edilebildiği. Bu muhteşem bir şey ve kesinlikle tartışma konusu bile olamaz. Eskiden bir vokal kaydının nakaratından başına gitmeniz 15 dakikanızı alırdı. ?imdi ise birkaç saniye bile sürmüyor.

S: Peki eski analog prosesörlerin plug-in’leri hakkında ne düşünüyorsunuz? örneğin, Universal Audio’nun LA-2A kompresör plug-in”lerini kullandığını biliyoruz. Sizce alınan sonuç ne kadar iyi?

MR: Bazı avantajları ve dezavantajları var tabi ki. Bir plug-in’i birkaç farklı kanalda kullandığımda her zaman aynı sonucu veriyor. Bu bir analog prosesör olduğunda birçok etken o anki sound’u değiştirebiliyor. Ayrıca bilgisayarımın izin verdiği kadar fazla kullanabiliyorum plug-in lerimi. Bir stüdyoya girip LA-2A kullandığınızda (eğer iyi durumdaysa) muhteşem geliyor kulağa tabi ki ve bir plug-in’den alacağınız sonucun çok ötesine ulaşıyor. Ama en büyük stüdyoda bile kullanabileceğiniz analog prosesör sayısı sınırlı kalabiliyor ve büyük çoğunlukla varolan prosesörlerde de bir sorun olabiliyor. Ne olup biteceğini kestiremeyebiliyorsunuz. Ancak plug-in’ler bu konuda her zaman tutarlılık gösteriyorlar tabiyatları gereği. Ama söylediğim gibi; iyi durumdaki bir analog prosesörün sound’unu bir plug-in sounduyla kıyaslayamazsınız, o karakteri elde edemezsiniz.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here