Ana sayfa İnternet Toplu Taşıma

Toplu Taşıma

0

Alkol, sigara, obezite hepsi yalan. Türk halkı ölüyorsa minibüs yüzünden ölüyor. Bence ecel diye bir şey yok. Minibüs diye bir şey var.
 

Halk iki gruba ayrılır. Minibüs sevenler, otobüs sevenler. Taksi , deniz otobüsü, sarı dolmuş sevenler halk değildir. Yirmi yaşıma kadar neredeyse şehir içinde otobüse hiç binmedim. Tam bir minibüs sevdalısıydım. Minibüs kuyruğunda saatlerce dikilmek, orta sıradaki cam kenarını başkasına kaptırınca, minibüste boş yer olmasına rağmen bir sonraki minibüsü beklemek, şoför “Minibüse on beş kişi bindi ama on dört kişi para verdi. Vermeyen kimse çıksın ortaya , fena olur,” dediğinde parayı verdiğin halde durduk yere bozarmak, kızarmak, sanki vermeyen senmişsin gibi bir hava yaratmak, şoförün bir arka koltuğunda oturunca muavin muamelesi görmek, herkesin parayı şoföre uzatman için sana vermesi, boş yolda kaptıracağı halde müşteri toplamak için oyalana oyalana giden minibüs şoförü… vs, büyük gerginlik…

Alkol, sigara, obezite hepsi yalan. Türk halkı ölüyorsa minibüs yüzünden ölüyor. Bence ecel diye bir şey yok. Minibüs diye bir şey var. Bir kış günü minibüse bindiğinde ihtiyaç duyduğun sadece tek bir şey vardır. Başka vatandaşın kırk beş dakikadır kıçıyla ısıttığı sıcacık bir koltuk. Minibüs sevdalısı olmak demek başkasının sıcağını sevmek demek. Sevgilinin başının yastıkta bıraktığı çukur gibidir tanımadığın adamın kıçının koltukta bıraktığı çukur. Yaz aylarında minibüse binildiğinde ve özellikle arka dörtlüye oturulduğunda bacaklarını çok açarak oturan adamlar görürüz. Kadınlar böyle durumlarda rahatsızlıklarını hemen dile getirirler. ‘ Beyefendi biraz toplanır mısınız? Hayret bir şey ya!’ cümlesi sıkça duyulur. Ama aynı durum kışın yaşandığında soğuktan ötürü kimsenin sesi çıkmaz. Sapıkmış, tacizciymiş, boş ver ya , sıcak mı sıcak daha ne. Başka mahallelerde büyümüş, başka hayatlar yaşamış dört insan kol kola diz dize mutlu mesut otururlar arka dörtlüde.
 


 
Minibüste yaşanan en sıkıntılı anlardan biri de yandakinin senin ceketine, montuna oturmasıdır. öyle bir oturur ki hayvan herif çeksen çekilmez o ceket. Bütün minibüs yolculuğu boyunca doğru anı kollarsın ceketi adamın kıçının altından kurtarmak için. çok utangaç olup ceketi bir türlü çekemeyen, yolculuk boyunca adamla senkronize bir şekilde hareket edenler de vardır. Adam nereye o oraya. Ceket kardeşliği. Ceketi çekmek için minibüsün taşlı, bozuk yollara girmesini beklersin. Minibüsün adamı zıplattığı bir anda seri bir hareketle ceketi oradan çıkarmak için. Bütün zorluklara göğüs gerip ceketi çektiğin anda nedense yandakine bir özür borcun varmış gibi hissedersin. çok yakın mesafeden adama dönüp suratında aptal bir tebessümle dersin ki: ‘ Ehe.’… Adamın yüzündeki :’ O oraya nasıl girmiş?’ ifadesi de bir o kadar anlamsızdır.

 

” Müsait bir yerde indirir misin?” dediğinde, şoförün dikiz aynasından sana bakıp, yaşlıysan tamamen durması ama gençsen yavaşlayıp, hız kesip, senin minibüsten atlamanı beklemesi büyük bir özgüven patlamasıdır. Belki bir otobüs şoförünü dövebilirsin ama minibüs şoförünü asla. Dayak yemekten ziyade kavga anında diğer minibüsçülerin süratle toplanacağı gerçeğini bilmek insanı yer bitirir. Korkuların en yücesidir. O, minibüsten atlamanı istiyorsa elin mahkum atlayacaksın…

Radyo programcısı, stand up komedyeni, yönetmen olmama, kalabalıklar önünde konuşmaya alışık olmama rağmen toplu taşımada telefonla konuşurken aşırı derecede gerilenlerdenim. Sessiz, kalabalık bir otobüste insanların senin sevgilinle konuşmana odaklanma düşüncesi beni hep korkutmuştur. Böyle zor anlarda sevgiliden gelen ” Beni sevdiğini söyle’ isteği, söylemediğin takdirde küsmesi, trip atması insanı deli eder. Sevgili o an yanında olsa ne de güzel kalbi kırılır.
 


 
Köprü trafiğinde hınca hınç dolu bir otobüs düşün. Sabah saatleri. Hava yirmi beş derece. Klima bozuk. İnsanlar hem uykusuz hem ayakta. Henüz kahvaltı etmemiş, sakal tıraşı olurken yanağını kesmiş bir adam. Takım elbisesini giymiş ama yakası kan olmuş. Camdan gelen güneşten kaçmak istiyor ama kaçacak yer yok. Bir teyze düşün. Elinde poşetler ve çantalar var. Tutunacak yer bulamamış. Şoför her frene bastığında önündeki genç kadının çantasına asılıyor ister istemez. Genç kadın yer yer sinirlense de bir şey diyemiyor. çünkü Türk toplumu iki durumda sesini çıkaramaz. Birincisi, şartlar ne olursa olsun ağlayan bir bebek, ikincisiyse, muhtaç durumda olan bir teyze. Otobüsün arkalarından bir bebek sesi gelmekte. Sıpa nasıl da ağlıyor. Gece az uyuyup otobüste uyumak isteyenlerin tadını nasıl da kaçırmakta. önlerde ucuz parfüme abanmış bir hanım kızımız var. Patronuna güzel kokmak istemiş belki de. Ve otobüse binmeden az evvel aç karna içilmiş bir kaç sigaranın otobüsün içinde yarattığı o tarifi mümkün olmayan koku. Otobüste sinirler gergin. İnsanlar mutsuz. Katil olmak işten bile değil. O esnada otobüsün yanına son model bir spor araba yanaşır. İçinde yakışıklı bir delikanlı ve güzel, seksi bir kız. Klima açık, arabanın içi nasıl da konforlu bir görsen. Sigara içiliyor keyifli keyifli. Soğuk içecekler de alınmış. Arada bir yudumlanıyor bu iğrenç yaz sıcağında. çocuk bir yandan son model arabasını kullanıyor bir yandan da seksi kız arkadaşının bacaklarıyla oynuyor masum masum. Bu iki araç yan yana.

 

ölüm otobüsü ve konforlu, spor araba. Otobüsteki insanlar bu ikiliden ölümüne nefret ediyor. Kıskançlık ve haset son raddede. Otobüste toplam yüz yirmi kişi bulunmakta. İki yüz kırk adet göz. ” Sizde şekerim göz var.” sözünü iki yüz kırkla çarp. Gerçekten bu spor arabada an itibariyle iki yüz kırk adet göz var. Gözden korkacaksın. Otobüsle arabanın arasındaki mesafe giderek artıyor. Otobüs trafiğe katlanırken, son model spor araba aralardan vızır vızır kaçmakta. Haset daha da yüce, daha da ulu. Gözler iyice büyüyor. Spor araba gözden kaybolur. Artık otobüstekilerin görüş mesafesinde değil. On beş dakika sonra otobüs son model spor arabayı yakalıyor. Araba kaza yapmış, öndeki araca dokundurmuş. Yüzler düşmüş. Seksi kız, erkek arkadaşına bağırmakta. çocuk bu haberi babasına nasıl söyleyeceğinin derdine düşmüş. Polisin gelmesini bekliyorlar. En az iki saat daha oradalar. çok net bir şekilde görebiliyorum. Otobüste bulunan iki yüz kırk adet gözün içi gülüyor. İnsanlar mutlu, yüzlerinde bir tebessüm. Otobüsün kalabalığı insanları eskisi kadar rahatsız etmiyor. Yanağı kanayan adamın kanaması durmuş, ucuz parfümlü kadın artık daha bir güzel kokuyor. Her şey daha çekilebilir olmuş bu otobüste. Gözle şaka olmaz. üzerinde göz varsa yandın…
 

 
İstanbul’da, Bodrum otobüsüne bilet alırken otobüsün güzel kızlarla dolup taşacağını düşünmek ve gecesinde Bodrum’un köylerinde yaşayan teyzelerle yapılan on iki saatlik yolculuk, hayat sürprizlerle dolu…

Şehirler arası yolculuklarda tuvaleti olmayan otobüs insanı hayattan soğutur. çay, kahve, kola ücretsiz olmasına rağmen ‘çişim gelir’ endişesi insanı durdurur. Tuvaleti olan otobüste iki litreye yakın tüketilen kola, tuvaletsiz otobüslerde iki bardağı geçmez. Otobüste kek kutusunun yerinin keşfedildiği an nedense koskoca adamı, kadını çocuğa çevirir. Cepler kekle doldurulur muavine yakalanmadan. İçecek servisiyle yiyecek servisi arasında geçen yarım saatlik süre insanı üzer. Elinde, dökmeden tutmaya çalıştığın plastik bardağa yarım doldurulmuş bir kolayla yirmi dakika boyunca kekinin gelmesini beklersin. Sonunda dayanamaz ‘ Skerim’ der, içersin.

 

Uzun şehirler arası otobüs yolculuklarında çantalarını , bavullarını, iple bağladığı kolilerini bagaja vermesine rağmen gizemli bir kavanozu asla yanından ayırmayan yaşlı, şapkalı, kirpikleri ve kaşları hafiften beyazlamış amcalar vardır. O kavanozun içinde ne olduğu asla bilinmez. Amca o kavanozu koltuğunun üzerindeki bölmeye koyar. Bütün yolcular kulaklarını takıp, otobüs firmasının bizlere layık gördüğü dandik filmle büyülenmişken, amcanın tek bir düşüncesi vardır. ”Kavanoz iyi mi? ” Otobüs viraja girdiğinde gizemli kavanozun yeri değişir. Bazen öne kayar gizemli bazen arkaya. Yolun durumuna göre yeri değişir durur. Amcanın gözü sürekli onun üzerindedir. Evlat gibidir o kavanoz. üzerine titrenir. Bir keresinde merakıma yenik düştüğümü hatırlarım. Amca mola yerinde tuvalete gittiğinde dayanamadım, koşarak bindim otobüse. Meraktan çıldırmak üzereydim.
 

 
Ne vardı bu gizemli kavanozda? Altın mı? Elmas mı? Yakut mu? Ne? Ne? Ne? Otobüsün karanlığında koridorda ilerlerken birkaç uyuyan ve ayakları yola sarkan uyku kokmuş insana çarptım. Bu beni yıldırmadı. O kavanozu görmeliydim. Sonunda kavanozun olduğu bölmeye ulaştım. Dikkatlice sağıma soluma baktım. Amca ortalarda görünmüyordu. Kapağı sessizce açtım. Kavanoz orada duruyordu. Elime aldım, ışığa doğru tuttum. üzerinde ” Faruk Ağabeye” yazıyordu. Yoksa bir hazine bulunmuştu da bu kavanozun içindeki Faruk Ağabey’in payı mıydı? Hayır dostlarım, hayır. Kavanozun üzerindeki başka bir yazı her şeyi açık bir şekilde anlatıyordu bizlere. ” ACI SALçA”. Bütün bu mücadele acı salça için miydi? üzerimdeki şoku atmam gerekiyordu. Hızlı adımlarla otobüsten indim. Molanın bitmesine daha on beş dakika vardı. Artık her şey normale dönmüştü. önce çiğ börek yedim sonra ayran içtim. Telefonumu on dakika şarja taktım. özgürdüm. Molanın hakkını verdim…

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here