Ana sayfa Haber Sektör kaç müzisyen yutsa doyar?

Sektör kaç müzisyen yutsa doyar?

0

Yıllardır Cem ile beraber müzik yapmanın yanı sıra, müzik teknolojileri üzerine çalışıyoruz. önce Volume, sonrasında Sound ile dergici olarak da işin mutfak kısmını gözler önüne sererek “müziği yapan” insanlara saygı duruşunda bulunuyoruz. Ama bu aydan itibaren bu köşede biraz da müzisyenlerin ruh haline, sektörle verdikleri mücadelelere ve işin birazcık duygusal boyutuna değineceğim
 

İşimiz müzik teknolojileri. Ama teknoloji de sonuçta robotların değil, duyguları olan insanların elinde… Bundan böyle her ay, müzisyenlerin müzik yaparken nasıl bir sektörle mücadele verdiğini, nelere göğüs gerdiğini,hayal kırıklıklarını paylaşacağım bu köşede. Kullandığım isimler gerçek olmasa da, anlattığım hikayeler ve yaşanılanlar son derece gerçek…

Kendi müziğini yapmak için uğraş veren Yankı’nın hikayesini anlatacağım size. İzmir’den kalkıp üniversite okuma bahanesiyle, İstanbul”a yapayalnız geldiğinde, elinde gitarıyla ne yapabileceğime dair hiçbir fikri yokmuş. Ne Kadıköy”ü bilirmiş, ne Akmar pasajını, ne de Beyoğlu”nda hayal satan kahveleri… Tek sahip olduğu şeymiş besteleri ve sözleri… Sıradanlıklar caddesinde, ezberlenmiş kalıpların anlamsız ritmiyle aylak aylak dolaşıp durmuş günlerce. Kaç kereler kaybolmuş çıkmaz sokaklarda. Delicesine bir histeriye kapılmış binlerce kez. Nasıl çıkacak bu albüm, nasıl duyuracağım sesimi diye…
 


 
Lisedeyken de hep böyle çırpınıp dururmuş Yankı… Toplum kış uykusuna yatmışlarla doluyken, insanlar inlerinden çıkmaya korkarken, o enerjisini nasıl boşaltacağını bilememenin sancısını çekermiş. Aslında “Okuldaki şu garip çocuk” olmak hoşuna gitmiş başlarda. Acayipliğin getirdiği özgürlükmüş onu çeken. Baskılar arttıkça müzik koşmuş hep imdadına. O da boğazı patlayıncaya kadar şarkılar söylemiş, onlarca gitar kırmış hayallerinde. Gerçekte ise gitarın telleriyle parmaklarını parçalamış. Tüm teller kopuncaya, komşular şikayete gelinceye, babasıyla kavga edinceye, annesini ağlatıncaya kadar rahatlamamış. önceden belirlenmiş kalıpları delip geçmekmiş arzusu. Ağlara takılmış. The Doors’dan içeri girmeğe çabalarken elini kolunu dışarıda bırakmış. Konserlerde “We don’t need no education” diye bağırırken ertesi gün okulun yolunu tutmuş. Nirvana’ya ulaşayım derken, yarı yolda kalakalmış. Bir kaşık suda boğulmuş.

 

çoğu zaman yapmaya değecek hiçbir şey bulamamış. Yataktan kalkmak gelmemiş içinden. Yatakta kalmak da… Pazartesi Cumartesi’ye, Cumartesi Pazar’a dönüşmüş. Ama hep bilmiş aslında, sadece başka bir pazartesiymiş gelen ve eski düzeni yeniden başlatan. Bir gece daha geçirmesini sağlayacak ufacık bir nedenmiş aradığı. “Fazla anlamınız varsa birazını alabilir miyim” diye soramamış kimselere…

üniversiteye gitme zamanı geldiğinde ise tek hayali İstanbul’u kazanmakmış. Müzik piyasasının kalbinin attığı yeri… Tek başına İstanbul’a gelmek, bağımsızlığın korkutucu gürültüsüyle yüzleşmek zormuş aslında ilk başta. Ama arkasından “pes etti,”dedirtmemeye kararlıymış. “Büyüyüp adam oldu. Fotokopi yüzlere katıldı. İsyankar ruhu, zavallı sönük birer alevciğe dönüştü, başaramadı” demesine izin vermeyecekmiş kimsenin.
 


 
Müzikmiş onu ayakta tutan, ölü bir dünyada yaşamaya özendiren. Tam ruhu kurtlandı derken, anlık çiçeklenmelerle avutuyormuş müzik onu. Bu monoton kısır döngüyü yırtıp özgürlüğe kavuşma umudunu ekiyormuş yüreğine. Her şey yolundaymış gibi yaşama yalanına bir son verip artık harekete geçmesi gerektiğini haykırıyormuş kulaklarına.

Kurduğu derme çatma bir grupla, orada burada çalıp, bir yandan okuyup bir yandan da kendi müziğini yapma hayalleri kurarken, gözünün yaşına bakmadan zaman gelip geçiyormuş. Madem elinden tutan yok, o zaman alıp eline demosunu, plak şirketlerinin kapısını çalmaya karar vermiş. Zaten rock albümü basacak plak şirketi sayısı beş altıyı geçmezmiş… öldürücü bir yaz sıcağında,elinde dosyasıyla Kumbaracı Yokuşu’ndaki plak şirketine doğru tırmanırken, “müziğin uzun ve zorlu bir yokuş olduğu doğruymuş” diyip gülmeye çalışmış. Ama gülememiş çünkü ya kapanan kapılara bir yenisi daha eklenirse diye çok korkuyormuş.

 

Plak şirketinin koskocaman binasının önüne geldiğinde kendini küçücük hissetmiş. Meşhur olma sevdasıyla koltuğunun altına demosunu alıp gelen film karakterlerinin şapşal suratlarını hatırlayıp utanmış birden. Tıpkı onlar gibi albümünün billboard”larda, televizyon ekranlarında, gazete sütunlarında yer almasını istiyormuş. Kendini aynı derecede şapşal hissetmiş.
 

 
Büyük, taş binanın merdivenlerini çıkıp ilk kata girdiğinde sürekli çalan telefonlara cevap vermeye çalışan iki sekreter, ellerinde taşıdıkları dosyalardan yüzleri görülmeyen insanlar ve bölmelerle ayrılmış masalarında oturan, bilgisayarlarıyla iç içe geçmiş çalışanlar görmüş. Yoğun telefon trafiği arasında, bir solukluk vakit bulan sekreterlerden biri “Buyurun ne istemiştiniz,” diyip tekrar telefondaki sese cevap yetiştirmeye başlayınca, konuşmak için açtığı ağzını geri kapamak zorunda kalmış. Sonunda fırsat bulup derdini anlatabildiğindeyse sekreter eliyle dosyalardan ve cd’ lerden oluşan bir tepeyi işaret etmiş. En az elli tanesinin üst üste durduğu karmaşanın üstüne demosunu koymak zorunda kalmış. Her hangi bir yetkiliyle, müzikten anlayan biriyle kısacık da olsa görüşüp, kendini tanıtmak istediğini söylemiş sekretere. Bu şarkıları neden yazdığını, ne anlatmaya çalıştığını, müziğe nasıl baktığını kısa da olsa anlatamayacak mıymış?

Tüm umudu yerle bir olmuş şekilde eve dönerken, “Asla basmazlar,” diyormuş içinden. Dinlemezler bile… Onu prodüktörlere tavsiye eden bir tanıdığı falan olsaymış, belki farklı olurmuş sonuç, ama bu şekilde çaresizce eve dönmekten başka çaresi yokmuş.

 

Sonra nasıl olduysa olmuş, uyduruk bir plak şirketi bulmuş. Doğru düzgün promosyon ve dağıtım yapmayan, bütün masrafları sanatçısına ödeten… Biriktirdiği ne kadar para varsa, hepsini dökmüş önlerine…Yeter ki basılsın demiş.İyi müzik hak ettiği yeri bulur, hem artık internet de var diye avutmuş çevresindekiler onu.

Sonuç… Olmamış…

Nasıl olabilirdi ki zaten? Hak ettiği yeri nasıl bulabilirdi? Doğada her şey akışına bıraktığında kendi yolunu bulur. Tohumu ektiğinde yeşerir, çiçek verir. Ama burası doğa değil. Hiçbir şeyi doğal akışına bırakmak mümkün değil. Büyük plak şirketlerinden çıkan bir albüm günlerce radyo ve televizyonlarda, hiç durmadan çalarken, gazete ve dergilerde günlerce reklamı yapılırken, albüm kapakları billboard”lara taşınırken, nasıl bir doğal akıştan söz edilebilir? Alınması, sevilmesi gereken müzikler her kanaldan dinleyiciye dayatılırken, hangi seçme özgürlüğünden bahsedilebilir? Naif bir müzisyenin ne kadar ayakta kalma şansı var bu piyasada? Bunca emek, uykusuz geçen geceler, bilgisayardaki müzik yazılımının başından kalkamadığı için tutulan beli, ekrana bakmaktan acıyan gözleri, yemek yemeği unuttuğu için boş boş beklemekten sıkılan ve ancak yediği tırnaklarıyla beslenmek zorunda kalan midesi… Sonra şarkıların büyüyüp serpilişini, bağımsız birer kişilik haline gelişlerini gördükçe kabaran göğsü; hepsi ama hepsi hala hayal kırıklığı…
 


 
Tabi bu arada albümünü dağıttırmak için de bir sürü para harcamış. Haftalarca barda çalarak kazandığı para, basım ve stüdyo masraflarına gittiği için, dağıtım parasını ailesinden borç almış. Ama bir türlü doğru düzgün dağıtılmıyormuş albümü. Plak şirketi dağıtımcıya, dağıtımcı da müzik mağazalarına suç atıyormuş… “Tanınmadığın için albümünü almak istemiyor mağazalar” diyorlarmış. “Raflarda fazla yer yok. Mağazalar da popüler isimleri koymak istiyorlar. Satmayacağını düşündükleri albümü koymak istemiyorlar.”

 

Tanınmadığı için radyo çalmaz, klibi oynamaz, mağazalar albümünü rafa koymaz… Nasıl bir lanet döngüdür bu? çalınmayan şarkı, nasıl sevilebilir, rafa konulmayan albüm nasıl talep görebilir, yok sayılan bir müzisyen nasıl popüler olabilir?
 

 
Yine de bir gün bir mucize olmuş ve uyduruk bir müzik mağazasının rafında görmüş albümünü. Orada durmuş kendi albümüne bakakalmış. Gözleri dolmuş. “Keşke şimdi şu yanımda duran kadın benim albümümü alsa eline” diye geçirmiş içinden. Satın alması da olurmuş, sadece bir müşterinin onun albümüyle ilgilendiğini görmekmiş istediği. Ama olmamış. Türkiye’nin kalbini fethetmiş ünlü pop starlardan birinin albümünü almış kadın. Yankı da otuz”lu yaşlarda gözüken, zayıf ya da kilolu, güzel ya da çirkin, uzun ya da kısa olmayan kadının arkasından bakakalmış…

Yankı hala inatla müzik yapmaya devam ediyor. Pes etmeden çabalıyor. Piyasa onu yutup öğütecek mi? Yoksa sorup durduğu soruların cevaplarını bulabilecek mi? Bulursa kendisi olarak kalabilecek mi… Yanıtlar bende yok, sizde var mı? Bir gün sektör canavarının karnı müzisyene doyar mı?

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here