Ana sayfa Donanım Saatçi Mikail

Saatçi Mikail

0

Zamanın, karanlığın ve soğuk kaderin beklediği olmuş; akrep ve yelkovandan başlayan titreme; rakamların üst üste yığılmasıyla sona ermişti…
 

“Adam; ceketinin iç ceplerinde uzun süre debelendikten sonra aradığı cep saatini çıkartıp, sabah kalkacağı vakte kurmuştu. Hemen ardından ise onunla beraber gün boyu zamanını geçiren ve tüm sıcaklığını içine çeken saatini; hemen yanı başında bulunan sehpanın üzerine bırakıp, ışığı kapamıştı. Işık ki üstünden çektiği ışınlarını karanlığa hapsederek, onunla beraber üşümeye başlayan zamanın üstüne çoktan çökmüştü bile…

Evet, umarsızca kendinden geçen o adam; sabahın dingin güneş ışıklarını bekleyen saatini hiç düşünmeden kendi sıcaklığından ayırıp uyuyakalmıştı. Oysaki bıraktığı cep saati yorgun sıcaklığını kaybedip soğumuştu ve çok üşüyordu. Yani zaman üşüyordu. Onunla bırakılan her şey üşüyordu. Yorgan üşüyordu. Yastık ve çarşaf onlarda üşüyordu. Duvarlara sürülmüş boyalardan tutunda pencerelerin ahşap dokusu bile üşüyordu. En çok ise saatinin sıcaklığını bırakan o adam üşüyordu.
 


 
üşümenin normalleştiği orada, yani odanın tam ortasında zamanın ve bedeninin soğumasıyla gerilen zemberek ise soğuk gecede zehirden anlar geçiriyordu. Oysaki sahibinin cebinde sıcak bir gün geçirmiş, onun kalbine yakın bir yerlerde ritim tutturmuş ve onun gibi atmıştı. Şimdi ise soğuk odanın karanlık duvarlarına gönderdiği “tik tak” sesleri kaybolmuştu. Sıcacık bedenden çıkmış, camları çoktan buğulanmış gövdesindeki zembereği ise kopacak kadar gerilmişti.

Saat ağlıyordu…
Canı çok yanıyordu…
Zaman tükenmişti…

Zamanın, karanlığın ve soğuk kaderin beklediği olmuş; akrep ve yelkovandan başlayan titreme; rakamların üst üste yığılmasıyla sona ermişti.

Yani zaman ölmüştü.
Tabii ki saat de…

 

Artık cep saatinin “Tik tak, tik tak” gürültüsüyle aldığı nefesi, karanlık ve üşüyen duvarların boşa yankılanan satırlarında hiç algılanmıyordu. üstelik pencerelerin kararmış ve donmuş kabartmaları camlarını biraz daha gevşetip, soğuğun içeri daha fazla girmesine izin vermişti. üstüne zamanın ağırlığı bırakılan sehpa ise taşıdığı yükün durumundan olsa gerek; tüm tahta kurtlarını dökercesine sessizliği tercih etmişti.

Şimdi karanlık dehlizden odada derin bir hüzün vardı. O hüzün ki seslerle beraber kaybolarak adamın üstüne karanlık gölgeler gibi çökmüştü. Tarifi ve çaresi olmayan bir hastalık gibi her yere bulaşan soğuk; başarmış olmanın verdiği gurur ve huzurla ilk kez bir “kayboluş” yaratıyormuş gibi mutluydu. çünkü ilerleyemeyen tek varlık “saat” kalmıştı. Adam nefes alıyor, soğuk ilerliyor ve yeni bir gün doğuyordu.
 


 
Dışarıdaki vakit hızlıca geçivermişti. Beklenen sabah; ışığın yatak ve pencerenin tam karşısındaki pencereden içeri sızmasıyla birlikte geç kalınmış o eksik güne, açılan ilk gözle çoktan uyanmıştı. öteki kalkışlarından bir şeylerin eksik olduğunu hissederek kalkan o beden, ölü bir zamanın odadaki ilk çığlıklarını işiten soluk benizli bir hikâyenin ilk adımlarını atmıştı. Geceleyin iç ceplerinden debelenerek çıkardığı cep saatinin buğusunu ve duruşunu izlerken onu sıcaklığından ayırmaması gerektiğini düşünüp pişmanlığını ise çoktan unutmuş ve evden çıkmıştı. Hikâye ise sokağın başındaki eski saatçiye saatini bırakıp bir daha dönmemecesine gitmesiyle de sona ermişti. Artık ölü zamanın terk edildiği yer ya bir kurtuluşun ya da ilk başlangıcın hikâyesi olacaktı. “

Bir cep saatin kurulmasının ardından gelişen ve tırnak işaretleri arasına sıkıştırılan bu hikâyenin büyüsü; aslında bizi zamanın hiç durmadan akıp giden dünyasına götürecek bir köprü olmasındandır.

Sözlerime buradan başlamamım sebebi ise bazen taşımak için taşıdığımız ve günlük hayatımızın vazgeçilmezi olan zaman makinelerimiz, yani saatlerimizdir. Sözlerimin sonu ise dikkatleri ona doğru çevireceğim hikâyenin sona erdiği koca insan “Saatçi Mikail” ustaya varacaktır.

 

Evet; her saat içine gizlediği uzunca yaşanmışlığı vakti geldiğinde boşa bırakır. Boşa çıkmış hayatlar aslında durmuş saatlerdir. çalmamış sabah alarmları; kalkamamış bedenler misali; işe gidememiş, güne başlayamamış ruhlardır. İşte onları camlarına hapseden ve zamanı sorgularken üstüne yapışık yansımalarıyla kristalleşmiş hayatları anlatır bizim eski zincirli, köstekli ve guguklu saatler. Tıpkı aşağıda anlatmaya çalıştığım serzenişler, söylenceler gibi hepimizin dilinden çıkmış ayrı ama farklı hayatların hayalleridir.

Bu yüzdendir ki “Saatçi Mikail” ustanın evine her gidişimde farklı bir şiirin sesini kulaklarıma içtiğimiz mistik kahvenin tadıyla bırakıverir. Ve an olur ki yüzlerce saatinin içinde zamanın neresine yerleştiğimi hissedemeden eski bir şairin zamanı onarmasını hayranlıkla izler, kopuk bir uçurtma gibi cümlelere doğru yelken açarım. Tıpkı aşağıda savrulan kelimeler gibi…
 


 
“Tik tak, tik Tak, Tik tAk” bir aşağı bir yukarıydı zamanın sesi. Koşuyordu içine atılıveren çocukluğumla engin ovalara, kırlara ve uzaklara doğru… Oysaki hep kaçak, hep tarumarken yalnızlığım, hiç tahmin edemediğiniz türden en asil adamı olmuştum şıp diye geçen zamanın.

Gündüz düşlerimi karaladığım defterlerimdeki yelkovan iken kimi zaman kahramanımdı yavaş yavaş büyüyen o akrep. üstelik tümden ve aniden ilerleyen yaşama karşı…

Gece; tınısını kaybetmiş karanlık duvarlarda yalpalarken, kulaklarımı kazıyan ve gözlerimi kapatmayan o ses birden kesilmişti. Vücut halimin bağışıklık kazanıp rahatsız olmadığı o saatin sesi, gecenin teri gibi yorganı üstümden atmamla birden buharlaşmıştı. Yerli yersiz sandığım ve saat başlarında çıkagelen o guguklu kuş susmuştu. “

Gidip saatlerce durmuş ya da halen yelkovanı ve akrebiyle sonuna kadar dönen saatlerin içinde olmak kaygısını hissettiğim ve kelimelerimi süslediğim yerlerin başındadır orası. Ve en önemlisi ise; benim ya da ötekilerin “Guguklu Saatleri” ya da herhangi birilerinin, kim bilir yukarıda hikâyesinin anlattığımız o adamın ” Köstekli Cep Saatinin” hikâyesi gibi değildir aslında tüm bu anlatılanlar.

 

Bu hikâye; artık demirin demire vurmasıyla uyanamayan bizlerin, saatlerin arkasındaki mekanizmayı değil de cep telefonlarını kuranların hikâyesidir. Sabahleyin şehirlerde sokak kuşlarından, köylerde ise köy horozlarının ötmesinden bile önce “guguklayan” ve geceleri “gong” sesi ile rüyalara dalmamızı kolaylaştıran o ahşap saatlerin; eski saatçilerdeki terkedilmiş sessizliğidir…
 

 
İşte bu yüzdendir ki Saatçi Mikail’in Zamanı onardığı o yer; Geçmişten arızalı gelip, geleceğe onarılmış olarak giden ve terk edilmişlerin susarak beklediği o vitrinlerden fışkıran binlerce hikâyeyi bulup gizlendikleri yerden çıkartıp bulabileceğiniz tek yerdir.

Şimdi kaybolan ve bozulan saatlerden çalınan tüm zamanlarımızı binlerce “tik tak tik tak ” sesinin arasından çıkartıp sorgulamaya gidiyorum. Hikâyeyi ise uzatmadan burada kesiyorum!!!

Fotoğraflarını çektiğim Mikail Toraman”ın evine, bir neslin zamanını onaran o adamın halen onarmaya devam edecek olduğu dükkânına gidiyorum. Onun zamanı onardığı evine; sizin ve evinizde hikâyelerini kaybetmiş, susmuş ya da durmuş tüm saatlerinizle beraber ziyaretinizi beklediğini hatırlatıyorum…

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here