Ana sayfa Sektörden Röportaj: İskender Paydaş

Röportaj: İskender Paydaş

0

İlk 45’liğini 5 yaşında kaydeden, misket yerine orkestracılık oynayan İskender Paydaş’ı hep tuşlu çalgıların arasında, notaları parmağında oynatırken görmeye alıştık. Müziğin Büyük İskender’i “Zamansız Şarkılar” albümüyle gerçekten de asla tozlanmayacak, her daim ışıldayan bir işe imza atıyor
 

S: Siz Türkiye’de kaliteli aranjör denildiğinde ilk akla gelen isimlerdensiniz. Bu bayrağı göğüslemek nasıl bir his?

İskender Paydaş: Tabi benden çok önce Atilla özdemiroğlu, Onno Tunç gibi hem aranjör hem besteci olan çok önemli isimler vardı. Daha da öncesine gidersek Şerif Yüzbaşıoğlu, Ergüder Yoldaş’ı da anmak lazım. Bir dönem pop müzikte pek aranjör sıfatı kalmamıştı. Besteyi yapan, bir yandan kendi düzenlemesini de yapmaya başlıyordu. Ona göre orkestrasına çaldırıyordu. Ama şöyle bir ikilem çıktı ortaya. Müziği çok iyi bilen adam, bazen halkla bağını koparıp çok ağır, fazla Entelektüel ya da kişisel işler ortaya çıkarabiliyor. İlgi çeken işler yapabilenlerin de müzikal kültürü, alt yapısı olmayabiliyor. İşte o zaman o dengeyi kuran ve bağlayan aranjör oluyor. Enstrümanları çalmak, bir araya getirmek , kendi kompozisyonlarınızı yaratmak istiyorsanız aranjör olursunuz.
 

iskender paydaş
 
S: Aranjörlerin yeterince kıymeti biliniyor mu?

İskender Paydaş: Bir dönem “söz-müzik” kavramı çıktı ortaya. Besteyi yapan, tüm müziği yapıyormuş gibi algılandı. O zaman aranjörü, prodüktörü yok saymış oluyorsunuz. Eğer bir insan, bestesinden, çalımına, kaydına, sound’una kadar her şeyi kendi yapıyorsa, tamam o zaman başka. Ama öbür türlü, mesela beste yerine müzik “Ahmet ” dediğiniz zaman, orada aranjör önemsiz bir konuma düşmüş oluyor. Bütün müziği, sesleri baştan aşağı “Ahmet” yapmış gibi algılanıyor. Bu algı bir süre böyle sürdü gitti. Hala da biraz devam ediyor. Tabi aranjörler hep perde arkasında ve aşırı yoğun çalıştıkları için kendilerini anlatacak vakitleri, fırsatları olmadı. Aranjörlerin telif yüzdeleri bile çok düşüktür hala. Müziği müzik yapan aranjörlerdir ama biraz hakları yenmiştir.

 

S: Siz ilk zamanlarda neleri takip ediyordunuz?

İskender Paydaş: 80’li yıllarda İngiliz pop müziğinde çok iyi düzenlemeler vardı. Phil Collins’i çok severdim (hala da severim). Her ne kadar bazılarına basit gibi gelse de bence çok enteresan denemeleri olan Duran Duran’ı da çok severdim. Peter Gabriel’in özellikle So albümü beni çok etkilemiştir. Hiçbir zaman onların seviyesine ulaşamayacağımı sanıyordum. Genellikle Mirkelam’la beraber farklı şarkılar yapıp, deneme yanılma yöntemiyle o noktalara varmaya çalışıyorduk. Tabi o dönem bilgiye ulaşmak kolay değildi. Kimse bize bir şey anlatmıyordu. Dünyada inanılmaz sesler, sound’lar çıkıyordu. Biz de büyülenmiş bir şekilde onlara benzer sesleri çıkarmaya uğraşıyorduk. O zaman tabi Türkiye’de bunun eğitimi de yok, sadece klasik konservatuvar eğitimi var. Tabi ses mühendisliği de zayıftı. Biz de düğmeleri kurcalaya kurcalaya, kendi kendimize öğrendik her şeyi. Bu aslında bir anlamda yaratıcılığımızı da geliştirdi. Olmadık aletlerden olmadık sesler çıkarma yetimizi artırdı. Şimdi yaz internete trampet tonu nasıl yapılır diye, karşına bin tane makale çıkar. Ama biz de kendi kendimize çabalayarak, özgün tarzımızı ve sound’umuzu geliştirebildik.
 


 
S: Peki çocukluğunuzdan gelen bir merak mı bu?

İskender Paydaş: Evet, babam orkestra şefi olduğu için çok küçüklüğümden beri müziğin içindeyim. Mesela arkadaşlarımı toplayıp orkestracılık oynardım. Herkesin eline bir şey tutuşturup, “sen gitar çal, sen şunu çal, ama böyle çalma şöyle çal” diye müdahale ederdim. Orkestrasyon merakım o zamandan başlamış demek ki. İlk stüdyoya girdiğimde 5 yaşındaydım. Hem de şarkıcı olarak gitmiştim. Babamın orkestrasıyla “annem, güzel annem” temalı bir çocuk şarkısı okudum. Yani ilk 45’liğimi beş yaşında kaydettim . Zaten doğduğumdan beri sahneyi biliyordum. Hep babamın çalıştığı yerlere giderdim. Oradaki müzisyenlerin hareketlerini, enstrüman çalarkenki jest ve mimiklerini ezberlerdim. O zaman teknik ekipman da oldukça azdı. Mesela bir anı hatırlıyorum. Küçücük bir mikser vardı, dört kanal. Herkes onun başına üşüşmüştü. Bütün müzik adamları düğmeleri kurcalıyordu. Bir yanda Onno Tunç, diğer yanda Şerif Yüzbaşıoğlu, içeride Garo Mafyan… çok ciddi bir ortamdı, o atmosferi hissediyordum ve bu adamların çok önemli bir şeylerle uğraştığını çocuk da olsam anlayabiliyordum. Şarkı söylerken de sahnedeki şarkıcıları taklit ediyorum. Tom Jones falan gibi şarkıcıların belirli bir tarzı vardır, vokali yayarlar, çekerler, ritmin dışına çıkarlar. Ben de bunu çok havalı buluyor, kendim de onu abarttıkça abartıyordum. Hatta bazen iyice ritmin dışına çıkıyordum:) Tabi eğlenceli bir oyundu bu benim için.

 

S: Sizi hep bir sürü tuşlu çalgıyı bir arada kontrol ederken, bir onu, bir bunu çalarken görmeye alıştık. Bu yeteneğiniz nasıl gelişti?

İskender Paydaş: Altı yaşında babamın da o ara çaldığı İstanbul Gelişim Orkestrası’nın bir çalışmasına gittim. Orada Garo Mafyan’ın enstrümanlarının içinde kaybolmuş halini gördüğümde, gözümde yıldızlar parladı. Tam anlamıyla büyülendim. Normalde klavyecinin bir orgu ya da elektronik piyanosu vardır. Ama Garo Mafyan’ın etrafında bir org, synth, yanda başka bir org, öbür tarafta Moog vardı ve resmen adam gözükmüyordu. Bu kadar havalı bir görüntü olamaz. Resmen aklım uçtu! Mesela Garo Mafyan, klavyeye basıyor, ama keman sesleri geliyordu. Diyordum kemancı nerede, bu sesler nereden geliyor? Tabi çok şaşırmıştım o zaman. Bir de on yaşında Chick Corea’yı izlemiştim . Onun synthesizer tonları da aklımı almıştı.

S: çok iyi davul çaldığınızı da biliyoruz

İskender Paydaş: Davulun görselliği de beni hep çok etkilemiştir. Altolar, ziller, trampet gibi bir sürü parçasının olması ve gösterişli olması benim hoşuma gider.
 

iskender paydaş ile röportaj
 
S: Bunun nedeni, müzikal zekanızın pek çok parçayı bir anda yönetebilme kabiliyetinden olabilir mi? Böyle bir zeka tek parça bir enstrümanla tatmin olmuyordur muhtemelen ve o yüzden hep daha kalabalık ve karmaşık enstrümanları bir arada, uyum içinde birleştirme arzusu duyuyorsunuzdur.

İskender Paydaş: Evet olabilir tabi. Ama sanırım bir nedeni de bir sürü alete gömülü olmak, insanlarla arama duvar çekerek rahat etmemi sağlıyordu. Artık keyborad’ları izleyiciyle arama değil yanlara koyuyorum çünkü daha sıcak bir ilişki kurmak istiyorum ama yıllarca tepeleme aletleri dizer, sahnede içlerine saklanır gibi gömülürdüm.

S: Siz sound teknolojisindeki tüm gelişimleri de hemen hemen gördünüz. Nasıl süreçlerdi bunlar?

İskender Paydaş: Bence doğru dürüst kayıt teknikleri 60’ların sonu 70′ lerde falan bulunmuştur. Sonrasında üstüne ufak tefek eklemeler olmuştur. Onlar da sound engineer’ların yenilikçi hareketlerinden, olmadık aletlerden olmadık sesler çıkarıp deneme arzularından kaynaklıdır. Ben başladığımda teyp vard, hatta 24 kanal bile değil 16 kanal… Sonrasında MIDI ve sample teknolojisi çok gelişti. Bu teknolojilerin gelişmesinin insana çok zaman kazandırdığı söyleniyor ama aslında zaman kazandırmıyorlar. Hatta daha çok çalışıyoruz ama zamanı işçiliğe değil, kaliteye harcıyoruz. Yani saatlerce bandı kesip biçmek için vakit harcamıyoruz ama bilmem kaç tane kick tonundan hangisini seçsek diye bir sürü zaman gidiyor ve iş, şahsileşmeye başlıyor. Düşünsenize eskiden iki kanalın var, monosun ve müzik kaydedeceksin. Yapılacak tek şey, herkes canlı çalacak ve vokal de hatasız söyleyecek. Yani daha gerçek müziğe ve insana dayalı bir şeydi bu. örneğin benim Zamansız Şarkılar albümümde son şarkıyı tamamen canlı çaldık. Zaten üç senedir sahnede çalıyorduk. Aynen o şekilde stüdyoya girip çaldık. Bence bir grup için bu noktaya gitmek önemli bir hedef olmalı. Müzisyenliğe güvenerek çalmak, saatlerce prova yapmak lazım. Ama grup değil, az kişiysen, o zaman elindeki o yaratıcı araçları her şekilde kullanmanın faydası var.

 

S: MIDI ile karşılaşığınızda ne hissetmiştiniz?

İskender Paydaş: MIDI ile karşılaştığım zaman kendimi özgür hissetmiştim. Sampler sayesinde oradaki tromboncuyu (sampler trombon) elli kere çaldırabilirim. O da kızmaz bana, yemek istemez, su istemez, yorulmaz:) Trombon çaldırmayı biliyorsan, çaldırtırsın ama bilmiyorsan işte bu teknoloji, sana kendi kendine yapma fırsatı sunuyordu O anlamda insanlara bağımlı olmadan istediğim şeyleri çalabilme özgürlüğüne kavuştum. Tabi ondan öncesinde sadece keyboard’da müzik yapabilme olanağı da vardı. Ama MIDI, sanki baya bunu insan çalıyormuş hissini getirdi. Darbeden sonra 80’lerin ilk yarısında dört kişi bir arada gezmek bile zordu. Hemen organize mi oldular, örgüt mü kurdular gibi kontrol ediliyordu insanlar. O yüzden bu grup müziği olayını çok fazla derecede baltaladı. O dönem piyanist şantörlerin o denli artması tesadüf değildir yani. Yalnız başınayken müzik yapabilme olanağı çok büyük bir avantaj aslında ama işte farklı insanların bir araya gelip, kendi tuşeleriyle kattıkları ruh ve çeşitlilik de o dönem yitirildi. Mesela Barış Manço ve orkestrası acayip iyi müzik yaparlar. Ama daha ilerki yıllarda, Barış Manço ful MIDI’ye döndüğünde, bence müzikal olarak yükselişi de bitti. Asıl özelliğini kaybetti çünkü eskiden yetenekli müzisyenlerle değişik bir dünya yaratırken, tek başınayken o değişiklikten yoksun kaldı. Canlı enstrümandan yıllarca o denli uzaklaşmıştık ki , canlı enstrümanı kaydederken nasıl tınladığını bile unutmuştuk. MIDI’ye o kadar alışmıştık ki, canlı davulun sesi falan bir garip geliyordu. Acaba bir yanlışlık olmasın, diyordum. Ama yanlışlık yoktu. Canlı davulun sesi böyle gelir çünkü…
 

aydilge sarp
 
S: Şebnem Ferah’ın, Mirkelam’ın ve Kurban’ın ilk albümlerinde inanılmaz işlere imza attınız. Enteresan anılarınız var mı?

İskender Paydaş: Mirkelam’da Her Gece şarkısında nakarattan önce davul atakları vardır bilirsiniz. Erikli stüdyosunun çok büyük olmayan, ahşap bir odası vardı. Vokal için felaketti ama saksafon, trompet için uygundu. Uzaktan kaydederdim, odanın ambiyansını alırdım. Gecenin bir saati öyle sırf takılmak için odada davul çalmaya başladım. Davulu mikrofonlamamıştık. Rastgele bir mikrofon sağa, diğeri bilmem nereye bakıyor… İçeride de Hakan Kurşun vardı. Hakan kanalı öylesine açmış. Ama bir bakmış ki benim davulun sesi harika geliyor. Hemen bana seslendi. İnanılmaz geliyor sesler, çalmaya devam et diye. Tesadüfen öyle bir ton ve sound yakaladık.

Hakan’la çok fena sampler çılgınıydık. Mesela Kayahan’ın Odalarda Işıksızım adlı bir parçası vardır. Onu bir de Nilüfer söyleyecekti. Fakat biz o kadar iyi bir kayıt yapmıştık ki, onu bozup baştan yapmak istemiyorduk. çok iyi çalınmıştı. Fakat Nilüfer’in tonu farklı. Ne yapalım dedik, bütün şarkıyı 2 kanal Akai sampler’a bölüm bölüm alarak yarım ton yukarı çıkarttık, biraz da hızlandırdık, o şeklide kaydettik. Ne ProTools var, ne başka bir şey. O zaman dijital teyp (DAT) bile yok! Başka bir örnek vermem gerekirse, mesela bir nakarat var, tekrar aynı kaliteyi bulamıyorum, hemen sampler’ı trig ediyorum. Hep MIDI kanalları kullanarak, onlara bir takım sesleri tetikleterek çok kayıt yaptık. Bunları kendi kendimize buluyorduk.

 

S: Şebnem Ferah’la nasıl bir kayıt süreci yaşadınız?

İskender Paydaş: Şebnem’de baya kendi icatlarımızı yaptık diyebilirim. Mesela kick’i, bası, hihat’i ayrı olan multi track davul sampler’ ı,henüz dünyada yoktu. Ama benim o zamanlar 16 kanal davul set up’ ım vardı, kendim hazırlamıştım. Mesela Şebnem’in Buradan Göçerken diye tripsel bir parçası vardı. Şarkıyı nedense tam sevemiyorum. Buna bir şekil yapalım dedim. O şarkıda altta konuşmalar gelir. İnsanlar orada dua mı okunuyor, yok gizli mesajlar mı veriliyor, ne oluyor diye epey bir konuşmuşlardı. Aslında bir kanalda ben o sırada arkadaşıma verip veriştiriyorum. Diğer kanalda da Alp Turaç gazeteden haberleri okuyor. Onları kullandık, ortaya böyle acayip bir şey çıktı. Mesela ikinci bir hikaye geldi şimdi aklıma. “Bırak Kadının Olayım” diye de bir parçası vardı. Oraya da alaturka kemanlar koymuştum. Şebnem de sound’un alaturkalaşmasından endişelendiği için onu biraz korkutmak hoşuma gidiyordu. “Ya arkadaşlar şimdi buraya süper bir zurna koyacağım” diyordum. Şebnem de gerçek sanıp üzülüyordu. “Ya bizim darbukacı nerede kaldı,” falan diye sürekli espri yapıyorduk. Altı ay boyunca korkuyla bekledi darbukacı,zurnacı gelecek mi diye:) Kayıtları da İmajda yapıyorduk. Davul kaydında 22 mikrofon kullanıyorduk, ama benim içime sinmedi. İstediğim ambiyans çıkmadı. Yan tarafta banyo gibi bir yer vardı, fayanslı falan. Davulu taşıyıp orada kaydettik.
 

duman
 
S: Kurban albümünde neler oldu?

İskender Paydaş: Kurbanı da İmaj’da kaydettik. Kurban’da işin içine Akai DR16 hard disc recorder’lar girmişti. Hatta ilk ProTools prodüksiyonum da Kurban oldu. Ama o zaman 24 bit ve 32 kanaldı. Davulları ise analog Studer 24’e kaydettik. Diğer enstrümanları ise DR 16’lara kaydettik. Tamamını Pro Tools’a attık. Oradan da SSL ile miks yaptık. Yani bütün teknolojilerin tam ortasıydı Kurban.

S: Biraz da Zamansız Şarkılar’dan bahsedelim. Bu albüm fikri nasıl oluştu?

İskender Paydaş: Mirkelam’la birlikteliğimizi devam ettirebilseydik güzel olacaktı aslında. Hatta bir dönem, Demir Demirkan, Tarkan Gözübüyük ve ben grup kurmaya karar vermiştik. Şebnem’in albümünde de o yüzden bir aradaydık. Ama sonra Demir başka br şey yapmak istedi. Ben Almanya’ya gitmek zorunda kaldım. Döndüm ve sonra Amerika’dan Kaan (DUMAN) geldi falan ama bir türlü grubu kuramadık. Yoksa Şebnem’in ilk albümünün sound’unda bir erkek rock grubu kurmak çok istiyordum. Ama benim kaderimde grupta çalmak yokmuş sanırım. Sonra zaten ben daha çok aranjörlük ve prodüksiyon kısmına kaydım. Hep aklımda olan bir şeydi bu proje. İki senedir de zaten sahnede çalıyorduk bu şarkıları. Fikirler kafamda gelişmişti. Zamansız olduğuna inandığım ve benim daha önce yapmış olduğum şarkıları ve de zamansız olabileceğine inandığım yeni şarkıları da albüme koyarak bir denge kurmaya çalıştım. Bu dengeyi koruyarak iki albüm daha yapmayı planlıyorum. En iyi yanlarımı aranjörlük, prodüktörlük ve bestecilik özelliklerimi bu albümde bir araya getirdim. Hatta daha önce yapmış olduğum parçaları yeniden sunmak, kendimle yarışmak gibiydi. Bu Aşk fazla Sana’yı yeniden aranje ettim ve bambaşka bir karaktere büründürdüm. Şebnem’in tekrarı olmadı. Ne çaldığın değil, nasıl çaldığın önemli. İşte bu “nasıl”ı yaratan da aranjördür demeye çalıştım. Bu Aşk Fazla Sana şimdi bambaşka bir şarkı gibi tınlıyor.

Ayrıca albüm kapağında benim ismim yazacağı için sorumluk bana aitti. Kararları ben veriyordum. Daha hızlı ve rahat ilerledim. Memnun etmeye çalışmak zorunda olduğum kimse yoktu. Bu da özgürlük demekti.

 

S: Kayıt aşaması nasıl geçti?

İskender Paydaş: Düzenlemeleri ve kayıtları kendi stüdyomda yaptım genelikle. Davulu ise Babajım’da çaldık. Yaylı kayıtlarını Kaya Müzik’ te yaptık. Vokaller benim stüdyoda yapıldı. Bir tek, Mustafa (Ceceli) kendi stüdyosunda kaydedip yolladı bana. Kenan’la (Doğulu) çalışırken ise hep internet üzerindeydik.. O Amerika’da ben Bodrumdaydık. Bir ay boyunca çalıştık. Sonra o bir günlüğüne İstanbul’a gelip, parçayı okuyup gitti.
 

şebnem ferah
 
S: Miksler?

İskender Paydaş: Miksleri özgür Yurtoğlu’yla yaptık. Ben normalde ProTools kullanıyorum ama miksleri yaparken summing yapmayı tercih ediyorum, ya da araya analog aletler takmayı seviyorum. Tabi ki teyp gibi değil, zaten teyp simülasyonu cihazlar da teyp gibi değil. Onu bir türlü yapamıyorlar. Ama yine de summing çok fark ettiriyor. Sound bir ferahlıyor. Vokalde analog EQ ve Lexicon reverb’ler kullanıyorum. Neyi ön plana çıkarmak istiyorsam, onu analogdan geçiriyorum. Ama SSL’de miks yapmıyorum. çünkü kaydederken zaten belli bir denge oluşuyor. Sıfırdan bozup bir daha yapmanın manası yok. Kanaları SSL’e yolladığında, tüm dengeler sıfırlanır. Oysa kayıt esnasında kendi sound’unu çıkarıyorsun, bir denge buluyorsun. Onu yakalayabileceğimi bilsem hemen analog miksere koşarım . Ama o lezzetin sıfırdan yakalanmadığını birkaç kere deneyimledim. Bazen hangi aletten çok, hangi aletle kendini daha doğru ve rahat ifade edebildiğin daha fazla önem kazanıyor.

 

S: Hangi cihazlarınızı çok seviyorsunuz?

İskender Paydaş: Vokal mikrofonu olarak Manley Gold’um var. Süper bir alet. Hem “sss” sorunu yok, hem parlak hem de yakın geliyor. özel siparişle yapılıyor. Aslında çağlar Türkmen de kendi eliyle inanılmaz preamp’ler yapıyor ama çok mükemmeliyetçi olduğu için hala tatmin olmadı. O yüzden satmıyor. özellikle Moog, Virus, Nord Lead, Drum Station, Bass Station, KorgMS20, Hammond org gibi doğru düzgün ses veren analog enstrümanlarım ve bir kaç dijital synthesizer’ım her daim elimin altındadır. Tabii bu enstrümanları kaydetmek için de birkaç güzel preamp’ım, ekolayzırım ve kompresörüm mevcut. Bu tür outboard’ları seçerken olabildiğince transparan temiz ve karakterli olmalarına dikkat ederim. Sahnede Moog Little Phatty en keyif aldığım enstrümanım, Nord Lead de öyle. çünkü bunların sesi, çok net ve tabiri caizse “in your face” geliyor. Uzaklardan bir yerden gelmiyor, çaldın mı net duyuyorsun. Yıllar sonra Garo Mafyan’ı izlerken büyülendiğim synthesizer ve Hammond org bende. 8 yaşında ilk çaldığım synthesizer ise KorgMS20 idi. Onu da bulup aldım. Düğmelerini çevirebileceğim analog aletleri çok seviyorum. özellikle Moog’un yeri ayrı. Yine Garo Mafyan’dan aldığı bir klavinetim de var. Bir üzüldüğüm şey ise, Jupiter 8 çok büyülendiğim bir aletti. Bir kez karşıma çıktı, ama o zaman çok param yoktu ve kaçırdım. Hayatımın aletiydi, hala üzülürüm.
 

zamansız şarkılar
 
S: Konserlerinizde de mükemmel bir sound çıkıyor. Sizin gala konserinizdeki gerçekten de Türkiye’de kapalı ortamlarda duyduğumuz en iyi sound’lardan biriydi. Bunun sırrı ne?

İskender Paydaş: Biz öncelikle çok iyi çalıyoruz. İyi çalmak her şeyden önemli. Kulaklık monitörü sistemimizi çok iyi kullanıyoruz. Herkes kendi dengesini kuruyor. Ben zaten herkesi az az çaldırırım. Herkes birbirini çok iyi dengeler. İşin sırrı az ve öz çalmak ve yerli yerinde çalmaktır. Zaten sound yaratabilmek açısından da alan ancak böyle açılır. Seslerime bakan Tayfun öksüz’e de çok güvenirim. Onu asla değiştirmem.

S: Sahnede çalmaya kıyamadığınız enstrüman var mı?

İskender Paydaş: Yok, hepsine kıyarım valla! çatır çatır çalarım:)

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here