Ana sayfa İnternet Rock”n Roll Kütüphanesi

Rock”n Roll Kütüphanesi

0

Sezen Aladağ, sizle iki özel kadının kitabının onda yarattığı etkileri paylaşıyor
 

Patti Smith’le çay saati

Hani aynı ortamda birini sürekli görürsünüz, birebir tanımazsınız ama göz aşinalığınız vardır. Aslında tanısanız muhtemelen iyi anlaşabileceğinizi sezer, bu nedenle de içten içe saygı duyarsınız, ona ve gelecekteki olası arkadaşlık ilişkinize… Sanki bir grup insanla bir yerde kapalı kalsanız en çok onunla anlaşırmışsınız gibi gelir, ama yine de özel olarak gidip tanışmazsınız işte. Patti Smith ile ilgili hislerim hep bu eksende gezinmişti yakın zamana kadar. Hiç bir zaman öldüm bittim bir Patti Smith hayranı olmadım. Tarzı, duruşu hep ilginç ve güçlü gelmişti ama belli başlı bazı şarkılarından ve ona dair bir kaç anektoddan ibaret bir turistik turdan daha fazla yaklaşmamıştım yanına. Dinlediğim kadarını sevmiştim oysa ki, ama yine de gidip “naber?” dememiş, özel bir ilgi geliştirmemiştim. Elbette evren oyununu oynadı ve yıllar sonra onunla gerçek anlamda ilk kez, kardeşim aracılığıyla tanıştık. Bir kitap tutuyordu elinde, gittiği kitap fuarından seveceğimi düşünerek(müthiş isabetli bir düşünce) bana hediye almıştı. Siyah-beyaz kapakta, iki ışıl ışıl insan duruyor, hemen altlarında ise kitabın adı yazıyordu: çoluk çocuk. Kapağı hemen tanıdım, çünkü sağda solda haberini duymuş, az biraz da merak etmiştim açıkçası.
 


 
Bu kitap ile gerçek anlamda tanıştık Patti ile. Yaşıttık, hatta benden az bir şey gençti. Biraz muhabbet edince tahminlerimde yanılmadığımı; azıcık soğuk görünse de aslında oldukça içten biri olduğunu gördüm. Hani tanısanız, siz de seversiniz eminim! 🙂 Bana taşradan gelmiş tedirgin ve dindar bir kızdan, aykırı ve karanlık tarafını sergilemekten çekinmeyen bir sanatçıya dönüşümünün evrelerini anlattı. Bu süreçte tanıştığı ve evrimini birlikte tamamladığı o özel kişiyi anlattı. Robert Mapplethorpe; kitabın kapağındaki genç adam… Aralarındaki dürüst ve saf bağı anlattı, kendini keşfetme sancıları içinde birbirlerine tutunarak, birbirlerinden güç alarak ayakta kalan o iki genç ve güzel insanı, iki aşığı… Yaşam boyu sürecek bir dostluğun ilk adımlarını ve aralarındaki aşkın dostluğa nasıl evrildiğinin öyküsünü anlattı. Aralıksız dinledim: Metroda, yolda, merdivende, tuvalette, yemek yerken, hatta yürürken, sözünü hiç kesmeden dinledim onu, öyle güzel ve akıcı anlatıyordu ki… Unutmak istemediğim yerlerde ara ara notlar aldım. Kimi zaman benim de tanıdığım ortak birilerine rastladım hikayelerinde. Beni alıp 60’ların sonuna, Jimi Hendrix, Janis Joplin ve nicelerinin parlayıp kora döndüğü döneme götürdü. Sanatın snob kitlesine tanıştırdı.(Andy Warhol’un masasına Patti’nin adını vererek oturabildim) Coltraine’in öldüğü yazdı. Coney Adası, 42. Cadde’deki ev, bir dönemin tanığı meşhur Chelsea Hotel ve onun her biri nevi şahsına münhasır konukları, onun dilinden capcanlı bir şekilde beliriyordu gözümün önünde.

 

Bir yandan, bu dönemin o kadar içinde ve yakınında olup, yine de bazı önemli şeyleri kaçırmış olduğu hissinden söz etti dürüstçe. Aynı bugün, yanıbaşımızda neler neler yaşanırken farkında bile olmadığımız gibi… Müzik tarihçileri yıllar sonra günümüz için “şöyle olmuş, böyle olmuş” derken, aynı dönemde aynı yerlerde dört dönen bizim, bunların çoğuna tanık olamadığımızı görüp şaşıracağımız gibi… örneğin dişçi randevumuza gittiğimiz bir gün, bir dolmuş mesafesi ya da iki metro durağı ötemizde, içinde bulunduğumuz on yılın belki de en efsane konseri gerçekleşiyor olacak: Metroda yanımızda oturan kişi, biz muayenehaneye giderken, bizimle aynı durakta inip yolun diğer tarafına geçerek, çok kişinin bilmediği yeni açılmış salaş bir barda, insanları büyüleyeceği bir konser vermeye gidiyor olacak. Patti Smith de benzer durumları kendi dönemi için yaşadığından bahsetti. Ama belki de o anda bir başkasının ıskalıyor olduğu kendi hikayesinin, adım adım nasıl yazıldığını da anlattı elbette…
 

 
Peki Robert Mapplethorpe? Patti’nin en tutkulu, en coşkulu ve en hüzünlü aşkı, Horses’ın kapağı da dahil olmak üzere pek çok önemli fotoğrafı çeken, o gözleri parlayan genç adam… Patti ile birbirlerine kattıklarını ve o özel albüm kapaklarının hikayelerini de dinledim Patti’nin sürükleyici anlatımından…

Ve çoluk çocuk’u çok sevdim. Nedenini düşündüğümde cevabın aslında çok basit olduğunu gördüm: Samimi bir hikayeydi çoluk çocuk. O kadar. Genç bir kadının, en zayıf yanlarına dahi ayna tutmaktan çekinmediği gerçek bir masaldı. Yıllar önce Beyaz Zenciler’i okurken ilk kez hissettiğim duyguya, son zamanlarda yaklaşabilen tek kitaptı.

 

Tüm bu hikayeleri anı kütüphaneme kaydettim ve edindiğim yeni dostluktan mutlu, Patti’den gelecek yeni seslere kulak kabartıp beklemeye başladım. çoluk çocuk’un ardından dilimize çevrilecek yeni Patti Smith kitabına dair beklentim de büyüktü haliyle… 2010 yılında National Book Award’ı kazanan ve Johnny Depp’in “bir başyapıt, daha önce hiç açılmamış bir hazine sandığının içini görmek için ayrıcalıklı bir davet” olarak nitelendirdiği çoluk çocuk’tan kısa bir süre sonra, yine Domingo Yayınevi’nden beklediğim haber geldi. 2012 yılının ortasına doğru, bu sefer de Hayalpresetler(Wolgathering)’in Türkçe’ye çevrildiği haberini aldım. Hemen gidip Patti’yi tekrar gördüm tabii.

Son bıraktığımdan biraz farklı bir Patti buldum karşımda. 45 yaşında, olgunluk dönemini yaşayan güzel bir kadın olarak açtı kapıyı. Bir bardak çay ikram etti ve bu sefer çocukluğundaki o minik kız çocuğuyla yıllar sonra yeniden yüzleşmesi ile ilgili hikayeler anlattı bana. Kitabını gösterdi; kitaptan çok bir hatıra defterine benzeyen, sağına soluna iliştirilmiş fotoğraflar, notlar, sakız kağıtları ve çalılara takılan koyunların gezerken dallarda bıraktıkları yünlerle dolu kareli ince bir defterdi. Olay örgüsünden çok hayal dünyasına, çocukken dünyayı algılayış biçimine ayna tutan bir hatıra defteri gibiydi. Kayıplarla yüzleşebilmenin dinginliğini taşıyan bir dil ile, hayal ve gerçek arasındaki çizgiyi bir çocuk elinin ustalığıyla eğiriyordu. çocukluğun kutsal mekanlarında gezdirdi beni; evin arka bahçesi, yarasalarla dolu terkedilmiş ahır, uçuşan parıltılı düşüncelerin arasında gezinilebilen rüzgarlı bir çayır…
 


 
“Bu hikayeyi anlatmak, ölü toprağını üzerimden çekip aldı” diyerek teşekkür etti, tekrar sevgi ile kucaklaşarak ayrıldık.

Ne çoluk çocuk Patti Smith’in ilk kitabı, ne de ben isimleri Witt, Babel, The Coral Sea ve Auguries of Innocence olan diğer kitaplarından daha önce haberdardım. Dolayısıyla bu yazıdaki asıl amacım, bir edebiyat eleştirisi yapmak değil. Daha önce 13 albüm yayınlamış, Because the Night, Rock’n’Roll Nigger gibi şarkılara imza atmış bu kadının, müzik alanında yaptığı, şiirle iç içe geçmiş öncü işlere dikkat çekmek de değil; bir tanışma ve yeniden görüşme hikayesi anlatmak… Hayalperestlerin yakın zamanda çıkmasını bahane edip, çoluk çocuk’un uyandırdığı heyecanı tekrar hatırlamak. Aynı güçlü duyguyu uyandırmasa da, öncekini tamamlayıcı olarak keyifle okunabilecek bir kitap Hayalperestler…

 

Cevapsız Ağrı / Umay Umay

Vapurun üst katına çıkmaya çalışırken merdivende sendeliyorum. Elimde ağır, içi kitap dolu kartondan bir kutu. Dengemi bozacak kadar ağır. Bir yer bulup – yine yalpalayarak- oturuyorum, kutu kucağımda, ellerim kutunun üzerinde. Açıp en üstteki, en ince-küçük kitabı alıp ilk sayfasını çeviriyorum. Son hatırladığım bu ve bir de -birden- üst katın neredeyse tamamen boşaldığını farkedişim! Kalkmak lazım, oysa kalp atışlarına benzer kelimeler hala konuşuyor benimle sayfalardan… İsteksizce, kitabı bu sefer kutuya değil, omuz çantama koyup kutuyu da koltuğumun altına kıstırarak kalkıyorum. İskeleye yanaşmışız, dünya daha az oynak bir zeminde şimdi, yalpalamıyorum. Kutunun içindekiler sehpa büyüklüğünde-ve muhtemelen ağırlığında da- olan kalın, ağır bir kitap, “normal” boyutta başka bir kitap ve devasa bir ALES hazırlık kitabı, konu anlatımlı…Oysa kutu şimdi çok hafif geliyor; bir şarkının tam hatırlanamayıp da nırınım nım diye geçiştirilen kısmı gibi… Omuz çantamın tam kalbimin üstüne gelen sap kısmındaysa bir ağırlık, bir ağrı…
 


 
çantamda Umay Umay’ın Cevapsız Ağrı’sı… Uzun süredir şiire yaptığım ihmalkarlığı başımda paralayan dobra bir kendine-notlar bütünü… öyle içten, öyle güzel ve acı ki; nefesimin rengi değişiyor. Etiketinde 6:45 yazıyor.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here