Ana sayfa Donanım Radyo ve TV Yayıncılığında Ses Teknolojisi

Radyo ve TV Yayıncılığında Ses Teknolojisi

132
0

Değerli yazarımız Cihan Işıkhan, yeni bir yazı dizisine başlıyarak, yayıncılık sektöründeki ses teknisyenliği konusunu inceliyor. İlk adım radyo ve TV!

Yaz aylarının kendini iyice hissettirdiği şu günlerde, geçtiğimiz sayılarda elde aldığım her biri kendi içinde bağımsız araştırma konularına, müzik teknolojisi kapsamından uzaklaşmadan çok farklı bir yazı dizisiyle devam etmeyi uygun gördüm. Daha önce defalarca belirttiğim müzik teknolojisi kapsamına girebilecek konuların öyle sanıldığı gibi sadece müzik-teknoloji ilişkisiyle sınırlı olmadığını tekrar anımsatarak, ilk bakışta herkese çok farklıymış gibi görünen ancak doğrudan müzik ve dolayısıyla ses teknolojisi kapsamına giren yayıncılık sektöründeki tonmaysterlik konusunu bu konuda uzman veya sektöre meraklı müzik teknolojisi adaylarıyla paylaşmak istedim.

Mesleğe adımını atacak olan yeni bir müzik teknolojisi canavarının önünde çok farklı seçenekler mevcuttur. Bunlardan en yaygın olanı bir ses kayıt stüdyosuna hâkim olmak veya konserden konsere taşınacak yoğun bir tempoda tonmaysterlik yapmaktır diyebilirim. Ancak bu alanların dışında iyi bir MIDI bilgi birikimiyle aranjörlük, detay bilgisayar kullanımıyla müzik veya ses analizi uzmanı, film sektörüyle iç içe bir ses kayıt-kurgu operatörü olmak, müzik ve ses teknolojisini meslek olarak seçecekler için biri diğerinin alternatifi hoş tercihlerdir aslında. Ancak ne var ki tüm bunların dışında meslek olarak seçilebilecek öyle bir sektör var ki, Türkiye”deki son 15–20 yıllık gelişimiyle, bir müzik teknolojisi uzmanı için potansiyel bir çalışma alanı olarak kendini stüdyo ve konser tonmaysterliğinden sonra üçüncü sıraya yerleştirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim: Yayıncılık Sektörü (Broadcasting)…

  Yayıncılık sektörünü, radyo ve TV yayıncılığı olmak üzere birbirinden bağımsız iki farklı grup altında toplayabiliriz. Gelişim süreci açısından yayıncılığa her zaman öncülük etmiş radyo yayıncılığında bir ses operatörünün (özgün içeriği müzik teknolojisi olmasına rağmen teknik yapısı gereği dilimizde “ses” ile daha iyi bütünleşen bu çalışma alanı için metin içinde ses teknolojisi veya ses operatörü tanımlarını kullanacağım) neler yapabileceğini bilmemek olanaksızdır diye düşünüyorum. Bu nedenle yalnızca, radyo yayıncılığıyla ilgili alenen konuşulan ve herkesin üzerinde yanlış izlenimler bırakan bazı önemli konuların üzerinde kısaca durarak, bu yazıda aslen sektörel dinamizmi nedeniyle TV yayıncılığındaki ses teknolojisi üzerine eğilmek istiyorum.

Her radyo programcısının bireysel sunum sırasında kullanmak zorunda olduğu audio donanımlar nedeniyle kendilerini doğal olarak ses operatörü biçiminde tanıttıklarına çokça şahit olmuşumdur.  Bununla birlikte, bu mesleği profesyonelce yapan bazı sektör çalışanları, yanlış bir söylem olarak hemen her ses kayıt stüdyosunun yalnızca donanımındaki verici ünitesi eksikliğiyle bir radyo stüdyosundan ayrıldığını iddia ederler. Bu düşüncelerin ardından yayıncılık sektörüyle ses kayıt sektöründe kullanılan sinyal akış değerlerinin birbirinden çok farklı olduğunu, bu nedenle değişecek tüm donanımların ve sinyal akış düzeninin bir ses kayıt stüdyosuyla radyo stüdyosunu siyahla beyaz kadar birbirinden ayırdığını söyleyebilirim. Buna bir de mekânda olması gereken farklı akustik değerleri de eklediğimizde, her iki sektör büsbütün birbirinden ayrılır. Ancak yine de amaç, sonucu nasıl olursa olsun bir ses yayını yapmaksa, kaba bir benzetmeden öteye gitmemesi koşuluyla bir ses kayıt stüdyosuna son noktada (master çıkışta) eklenecek tek bir verici ünitesiyle bu stüdyoyu bir radyo stüdyosuna dönüştürmek mümkün. Dolayısıyla, sonuçlanacak ürünün vazgeçilmez bir parçası olarak nasıl bir ses kayıt stüdyosunda profesyonel bir tonmaystere ihtiyaç duyuluyorsa, aynı şekilde her radyo stüdyosunda da bir ses operatörüne mutlaka ihtiyaç olduğu kanaatindeyim.

Ancak ne var ki, yayını bir tür yaşam biçimine dönüştürerek hemen her köşede bir radyonun açıldığı ülkemizde, araba radyosu çıkışına verici ekleyerek yapılan radyo yayıncılığına bile bizzat şahit olmuşumdur. İlk kez 1997 yılında yapılan ve hüsranla sonuçlanan frekans tahsisi konusundaki ihalenin hedeflerinden biri bu tür “fason” radyo istasyonlarını ortadan kaldırmak olsa da, bu örnek aslında bir radyo yayınının tek bir vericiye bağımlı basit bir ses düzeni olduğunu açıkça gözler önüne serer. İşte bu kötü örnekler bir taraftan radyo yayıncılığının kendine özgü ilkeleriyle ters düşerken, diğer taraftan radyo yayın odasına giren herkesin kendini ultra modern ses operatörü olarak görmesine yol açar maalesef.

Bu resimde, örneğine çok sık rastlanan bir radyo yayın mekânı ve donanımlarını görüyoruz. Ne var ki mekândaki tek eksiklik, (bu donanımları kullanacak kişinin mutlaka diplomalı bir ses operatörü olması tavsiyesiyle) program yapımcısı veya spikere ayrılmış bağımsız bir radyo stüdyosunun olmayışıdır.

Radyo yayıncılığı, yapımcısının veya programcısının ses operatöründen kesin çizgilerle ayrılmasını gerektiren profesyonel bir iştir. Teknik açıdan yayının yürütülebilmesindeki tüm sorumluluk ses operatörünün elinde olmalıdır. Stüdyo ve yayın odası bu amaçla kurulur, kurulmalıdır. Bir ses operatörü radyo yayın odasında sürekli vardiya yaparken, olası tüm yayınların programcıları ses operatörünün kontrolünde gelip geçerler. Haber yayınları, müzik yayınları, söyleşiler, canlı bağlantılar, skeçler, temsiller, kuşaklar, sağlık-eğitim gibi bilgi amaçlı yayınlar hep ses operatörünün kontrolünde, bu yayınların yapımcı-programcısıyla yürütülmelidir. Dolayısıyla sebebi ve şartları ne olursa olsun her radyo mekânında mutlaka en az 2 ya da daha fazla ses operatörünün vardiyalı çalışması şarttır. Bu da radyo yayıncılığının ses teknolojisi çalışanları için potansiyel bir çalışma alanı olmasını sağlar, sağlamalıdır.

Bu resimde, bizde TRT”nin üstlendiği TBMM TV”ye karşılık gelen BBC”ye ait İngiltere”deki Avam Kamarası (House of Commons) yayın odasını (reji) görüyoruz. Kullanılan donanımlarla ve (soldan sağa) teknik yönetmen, VTR operatörü, yayın yönetmeni ve ses operatörüyle bu resim aslında, en basit TV yayın mekânının en iyi göstergesidir.

TV yayıncılığı

TV yayıncılığı ise iletime video sinyallerinin girmesiyle radyo ortamından çok daha farklıdır. Her ne kadar video donanımlarının ses ile referans noktalarda tek bir merkezden yapılabileceği ve bu nedenle, en basit TV yayınlarında bile bir ses operatörüne gerek olunmayabileceği kuramsal olarak mümkün görünse de, TV yayıncılığının radyodaki gibi bir ses operatörü bulundurmama seçimine asla müsaade etmediğini uygulamada açıkça görmekteyiz. Yani kapsadığı kitle, ister yerel olsun ister ulusal, hemen her TV yayın merkezinde ve hatta noktalarında mutlaka bir ses operatörünün mevcudiyetine rastlıyoruz. Dolayısıyla TV yayıncılığı, hem video ve ışığı kapsayan içeriği hem de karmaşık denilebilecek sinyal akış örgüsüyle ses teknolojisi çalışanları için radyoya göre çok daha cazip ve aktif bir alt sektör olarak karşımıza çıkıyor.

Bir ses teknolojisi çalışanı için TV yayıncılığını cazip kılan bir diğer faktör ise kuşkusuz ortak hareket etme zorunluluğu; sürekli kalıcı olan ekip ruhu. Yönetmeninden ışık operatörüne, teknik sorumlusundan spikerine kadar birbirinden farklı disiplinlerin yan yana gelerek bir ürün ortaya koyduğu TV yayıncılığındaki bu ortaklık, ses operatörleri için başka yerde örneğine rastlanmayacak kadar kendine özgü bir ortamı yaratıyor. Merkez yayın binasından yapılan aktif yayınlardan dış mekânlarda yapılan programlı ya da anlık yayınlara kadar çok farklı ortamları içeren TV yayıncılığı, belki de içeriğindeki bu düzenli düzensizlik nedeniyle sadece bir ses operatörü için değil hemen her disiplinden çalışanı için sanal bir çekim gücü yaratabiliyor.

Tam bu noktada, TV yayıncılığında sıkça sözü edilen ancak teknik içeriği anlatmada yanlışlıklarla dolu çok önemli iki kavram üzerinde durmakta fayda var: Naklen Yayın ve Canlı Yayın. Bunu belirtmemdeki amaç, uzun yıllar bir TV kuruluşunda ses operatörü olarak çalışmam sırasında bu iki kavramın karıştırılmasıyla ortaya çıkan büyük güçlüklerle karşılaşmam.
Yayıncılık sektöründe radyo ve TV yayınlarını genelde banttan ya da canlı olarak iki gruba ayırırız. Adından da anlaşılacağı gibi banttan yapılan yayınların teknik altyapısını tahmin etmemek olanaksızdır. Daha önce çekilmiş ve çoğunlukla montajı tamamlanmış bir bant (aslında kaynağı ne olursa olsun TV yayıncılığındaki jargonuyla konuşacak olursak VTR (Video Tape Recorder)) yayın aracından veya merkez yayın binasından yayına verilir. Bu düzende bir ses operatörünün yayın takibi veya bant sesine olası müdehalesi, VTR ses çıkışlarını kontrol altında tutmaktan öteye gitmez. Ancak canlı yayın söz konusu olduğunda işler bir anda değişir. Yayınlanacak yapım ne ise, o anda, olduğu gibi yayına verileceğinden yayın ses takibi ve olası müdehaleler çok kaynaklı hale gelir ve ses operatörünün fonksiyonel gücü burada ortaya çıkar. Bu durumun oluşması için mutlaka yayında olmaya (on-air) ihtiyaç yoktur aslında. Canlı yayın mantığıyla çekilen yapımların banta yapılacak kayıt çalışmaları da aynı potansiyel devinim ile gerçekleşir. Bu aşamada tek fark, o an yayın yoktur ve bant daha sonra yayına
verilecektir.

Canlı yayın mantığı, ufak-tefek aksaklıklarla küçük veya büyük, sonucu nedenini gösterebilecek kadar saf anlık bombalar (bu da sektöre yerleşmiş bir terim artık. Anlamı, yayında istem dışı gelişen her şey…) dışında, önceden hazırlanmış bir plan-program üzerine kurulur. Hatta kimi zaman bu planlama o kadar abartılır ki, herkese canlı yayın sırasında olağan dışı gelebilecek bazı şeylerin önceden planlandığına çokça rastlamışımdır. Yeri gelmişken sektörde herkesin kulağına küpe ettiği şu sözü hiç akıldan çıkarmamak gerekir: Canlı yayında hiçbirşey riske atılmaz…

Bir ses operatörü için de canlı yayın eylemi, önceden hazırlık gerektiren bir ifade içerir. Yayın yapılacak mekân, katılımcılar, donanımlar vs. hep önceden hazırlıklıdır ve buraya dikkat: Canlı yayınlar her zaman için yönetmenin komutuyla başlar ve biter. Yani canlı yayını tanımlamada kullanılacak uzun sözlerin kısası, yayını yapılacak ne ise o, yayının akışına uydurulur.

Naklen yayın ise bu durumdan biraz farklıdır. Yayını yapılacak aksiyonun (spor karşılaşmaları, doğa olayları, ayaküstü verilen önemli demeçler vs.) ne zaman başlayıp-biteceği artık yayın ekibinin denetiminden çıkar. Yayın, canlı yayında olanın tam tersi olarak aksiyonun hâkimiyeti altına girer. İşte bu durumu bir de yayın çalışanları açısından düşünün. önceden belirlenen ve planlanan tek şey, aksiyonun olma olasılığının olduğu yerdir. Dolayısıyla önceden yapılan tüm hazırlıkların, özellikle naklen yayın mekânının tespitinden sonra bir daha gözden geçirilmesi gerekir.
Naklen yayınlarda mekândan kaynaklanan değişiklikler yayın ekibini sürekli canlı tutar niteliktedir. Ses operatörü de naklen yayın sırasında, yayının içeriğinden çok, hiç olmadığı kadar teknik akışla ilgilidir. Katıldığım birçok spor naklen yayını sonunda karşılaşmanın kaç-kaç bittiğini sorduğum zamanları hatırlamam işte bu yüzdendir.

Sesteki teknik altyapıya bakıldığında ise, canlı yayınla naklen yayının ve hatta bant amaçlı canlı yayınların birbirlerinden farklı olmadığını görürüz. Yani her biri için kaynak veya efekt mikrofonlarının yerleşimi, ses masasıyla olan bağlantıları, dinamik veya efekt işlemci üniteleri ve tabii ki intercom sistemleri, aynı altyapı ve sinyal akışı çerçevesinde kurulur. Bu kurgudaki tek ve en büyük fark, yayının az hareketli olmasıyla, yayın sonuna kadar her saniyesi hareket içeren ortamlara göre hareketliliğin giderek ivme kazanmasıdır. Bu sıralamada naklen yayınların, canlı yayınlara göre tartışmasız en hareketli yayınlar olduğunu söyleyebilirim.

Bir ses operatörü ve dolayısıyla ses teknolojisi kapsamında bu yazıda ele almaya çalıştığım radyo ve TV yayıncılığındaki sistematik düzen, bundan sonraki yazılarda örnekleriyle detayına girmeye çalışacağım yayıncılık sektöründeki ses teknolojisi için bir tür giriş aslında. Böyle bir girişle, kabaca da olsa radyo ve TV yayıncılığı dendiğinde bu sektörde çalışacak bir ses operatörünün nelerle karşılaşabileceğini, sektörde halen tartışılan bazı önemli kavram ve yanlışlıkları belirtmek istedim. Bir sonraki yazıda, “sinyal akışı” adı altında yayıncılığa özel sinyal akış düzeni ve uyulması gereken standart sinyal seviyelerini bulacaksınız…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here