Ana sayfa Sektörden Post Dial”la Hareketsiz Durmak Zor!

Post Dial”la Hareketsiz Durmak Zor!

0

Post Dial, İstanbul’un en önemli  elektronik rock gruplarından biri…  Grubun yayınlanmış ‘Lights Off, Here It Is’ (2007) ve ‘You Are Not Alone’ (2010) adlı iki EP’si bulunuyor… Dahası mı? Dahası röportajda!

S: Albümün demo aşamasını anlatabilir misiniz?

Yiğit: ‘You Are Not Alone’, şarkıların oluşumu ile kaydedilmesi arasında hemen hemen iki sene olan bir albüm olduğu için işler biraz alışılmışın dışında ilerledi. Şarkıların yaptığımız ilk hallerini, yani en demo hallerini yoğurmaya ilk canlı performansımızı hazırlarken başlamıştık, ki bu da 2008 Ocak-Şubat”ına denk geliyor. O dönem hem vaktimiz kısıtlıydı, hem ekipmanlarımız kısıtlıydı, tüm bunların yanında da o şarkıların nasıl şarkılar olmaları gerektiği konusunda hiç bir fikrimiz yoktu. Dolayısıyla bu bahsettiğimiz parçaları canlı çalmaya başladık, ama her geçen konser bir şeyler ekliyor veya çıkarıyorduk. Bir nevi seyirci üzerinde deney yapıyorduk. Daha sonra stüdyoya “You Are Not Alone”u kaydetmek için girdiğimizde elimizde dört tane hazır, hazır olmasının da yanında iki senedir canlı çaldığımız parçalar vardı. Bu noktada biz bir seçim yaptık, ve tüm bu şarkıları sıfırdan yaratmaya karar verdik. çünkü iki senedir bu parçalar tam anlamıyla canlı çalmaya optimize olmuş haldeydi. Mesela Sway 10 dakikalık bir parçaydı, arasında 5-6 dakikalık bir patlama sekansı vardı. Will You Let Me Sleep tamamen elektronik altyapılı bir parçaydı. Ama bu parçaların hepsini insanların kulaklıkla yürürken, evde, partide, arabada her türlü ortamda dinleyebilecekleri birer “şarkı” haline dönüştürmeyi amaçladık. Ve ömrümüzde ilk defa doğru düzgün kayıt imkanlarımız varken de kendimizi yalnızca synthlerle sınırlandırmak istemedik.
 

 

 

S: Kayıt sürecinden bahsedebilir miyiz?

Yiğit:Kumbaracı yokuşunda, Off-Beat stüdyolarında kaydettik albümü. Remoov”dan Doruk öztürkcan ve SAE”den Tolga Tolun”un stüdyosu bir nevi. Onlarla anlaşıp gece gündüz çalıştığımız bir yer haline dönüştürdük, bir odayı tamamen bize tahsis ettiler. Bu stüdyo süreci bizim için oldukça önemliydi, bir nevi hızlandırılmış ses mühendisliği kursu gibi geçti ilk bir kaç ay. Doruk ve Tolga her türlü bilgiyi ve yardımı bize sağladılar. Sürecin bu kadar uzamasının bir sebebi de buydu. Ekipman olarak da stüdyodaki her şeyi kullandık sonuna kadar. Preamp olarak Presonus Blue Tube, JoeMeek ve Summit”ten geçirdik hemen hemen her şeyi. özellikle JoeMeek optik kompresörüyle başta alışması güç, karakteri çok ilginç bir alet. Onunla bol bol deney yaptık, bir kaç kaydı sıvadığı da oldu alışamadığımız dönemde. Stüdyoda gene ilginç karakterli Trace Elliot marka bir gitar amfisi vardı, hafif sert, tiz bir amfi. Kayıtlarda da onu kullandık. özellikle gitar kayıtlarını da oldukça deneysel biçimde yaptık çünkü bilinen yöntemlerle asla istediğimiz soundu yakalayamadık. En son koca amfinin sesi sonuna kadar açıkken ve amfi mutfak masanın üzerindeyken yaptık albümdeki gitar kayıtlarını. Zaten mutfağın reverbü muhteşemdi, bu da kayıtlara yansıdı. Amfiyi önden, arkadan, sağdan, soldan, uzaktan ve yakından mikrofonladık ve bütün mikrofonları miksleyerek elde ettik istediğimiz soundu. Preamplarda da bol bol kırdırdık özellikle yakın mikrofonları. Bir de Tolga”nın Space Echo”su vardı ilk birkaç ay bizim odada, anmadan olmaz. Onu da stüdyoya ilk girdiğimiz andan itibaren kurcalamaya başladık, Le Sacré du Parfait”deki o ilginç seslerin de sorumlusu o.

 

S: Ekipman tercihleriniz…

Yiğit: Synth olarak bütün birikimimizi yatırıp bir Nord Lead 3 aldık beş altı ay önce. Bunun yanında Micro Korg kullanıyoruz. İkisi de çok çok güzel synthler ve birbirlerini çok iyi tamamlıyorlar. özellikle “You Are Not Alone” çok Nord sound’lu oldu. çok sevdiğimiz bir sürü albümde de bu Nord sound’unun olduğunu fark ettik. Bu da hoşumuza gitti tabi ki. Gitar olarak Fender Telecaster kullanıyorum. Zaman zaman çok fazla nazlı gelse de aşık olduğumdan mıdır nedir, afrasını tafrasını hiç çekememezlik etmiyorum. Yanında da bir dolu pedal var.

Sinan: Bir de kayıtlar sırasında stüdyoda bize ait olmayan bir çok enstrüman vardı. Markasını bilmediğimiz bir kontrbas, Fender Rhodes, Fender Contempo organ, perkusyonlar, oyuncaklar gibi enstrümanlar kullandık. Bir de stüdyoda bir tencere kapağı var, ki EP’deki en değişik ve güzel seslerden biri o oldu. Bir de steel drum vardı. Davul veya zil olarak tercih yapma şansımız pek olmadı, stüdyoda ne varsa onu kullandık. Mapex Mars Pro’ydu sanırım. Ziller de kırık kırık “çöp” ziller. Tam da bu noktada bahsetmemizin doğru olacağı bir “bakış açımız” var ki o da şu: aletlerden bir takım sesler çıktığı sürece onları iyi bir mikrofonlamayla işimize yarayacak şekilde kaydedebilmeye çalışıyoruz. Mesela, davul kayıtları sırasında öylesine mikrofonu elime almıştım ve davulun parçalarına yakınlaştırıp, aşırı yakından bir takım sesler yakalıyordum, Yiğit de bu sırada kayıt odasında mikrofonun yakınlığına göre gain ayarı yapıyordu. Yaklaşık 20 dakika boyunca davul setinin orasından burasından ilginç sesler topladık. Sonra da bu sesleri şarkıların oralarına buralarına serpiştirdik. Başka türlü asla aklımıza gelmeyecek bir takım sesler böylece aranjmanlarda yer almış oldu. Zaten yavaş yavaş anlamaya başlıyoruz ki dinlediğimiz onlarca kayıtta da bu tarz aslında “saçma sapan” kaydedilmiş sesler var. Türkiye’de gördüğümüz, bildiğimiz kayıt yapma / mixleme öğretisi biraz bu noktalarda eksik kalıyor. Genelde bir mükemmellik arayışı içerisinde teknik olarak %100 doğru olan kayıtlar yapılmaya çalışılıyor, halbuki bizim dinlediğimiz kayıtlarda hoşumuza giden şeyler çoğu zaman bu kalıpların dışından geliyor. Bir çok güzel detay aslında “çok basit” ve salaş durumlar içinde kaydediliyor.

 


 
S: Hangi yazılımları kullanıyorsunuz? Canlı performansta bunun yansıması ne şekilde oluyor?

Yiğit: Hem kayıtlarda hem de canlı performansta Ableton Live kullanıyoruz . Neden Live kullanıyoruz, çünkü beşinci versiyondan beri düzenli olarak Live”la yatıp Live”la kalktık. Kendimizi çok rahat hissediyoruz. Live”ın da bizi gıcık eden bir sürü aptallığı var, hatta bizim aramızda geyik malzemesi oldu bu konu, neyden şikayet ediyorsak bir sonraki versiyon tak diye o noktayı güncelliyorlar. 8″e dair de bir kaç sıkıntımız vardı, muhtemelen 9″da da o yönlerini geliştirirler. Ama kanal gruplama olayı nihayet geldi ya o bile yeter.

S: Vokal kaydı süreci nasıl yaşandı?

Yiğit: Şarkıların sıfırdan tekrar oluşturulması, eklenenlerin eklenmesi, çıkarılanların çıkarılması süreci haddinden bir hayli uzun sürdüğü ve biz de bu durumu görmemize rağmen içerisinden kendimizi çekip çıkaramadığımız için (bataklık gibi bir süreçti) vokal kayıtları olması gereken tarihten bir kaç hafta geride kaldı. Hatta en son aşamalarda şunu birbirimize dediğimizi hatırlıyorum: “Bu da bize ders olsun, bir daha da yapmamamız gereken bir şeyi öğrendik”. İçimize sinmedi denecek kadar ciddi bir sıkıntı yaşamadık belki ama daha da iyi olabilirdi. Yani dört buçuk ay boyunca şarkıların belki kimsenin dikkat bile etmediği incik-boncuk işleriyle bütün beynimizi öldürüp; vokal kayıtlarına toplam bir hafta ayıracağımıza, bir daha ki sefere aradaki dengeyi daha iyi bulabileceğiz sanırım.

S: Miks ve mastering için kimlerle çalışıldı?

Yiğit: Mix ve mastering’i kendimiz yaptık. Ama bu alanda da çok alışılmış şekilde çalışmadık. Normalde klasik stüdyo döngüsüdür ya, “önce kayıt, sonra mix, sonra master” şeklinde, bizim o süreçlerin hepsi birbirinin içine girmiş şekilde ilerledi. Resmi olarak “mix sürecindeyiz abi” demeden önce bile zaten stereo imajı falan oturtmaya çalışıyorduk, biraz karman çorman çalışıyoruz: Bizim deyimimizle “leş”. Mix için sanırım iki hafta gibi bir süre ayırdık. Ama bu dönemde de hala eklemeler – çıkarmalar yapıyorduk. Mesela synth’lerin toplanıp  kompreslendiği kanala hop yeni bir ses geliyor, bütün dengeler alt-üst oluyor, sil baştan yine  mixleme hengamesi yaşıyorduk. Master aşamasında da emin olduğumuz tek bir şey vardı; o da 2000″li yıllarda kızıştıkça kızışan “Loudness Wars”da yokuz biz noktasıydı. Albüm zaten son derece organik olduğu için bunu masterda 10 dB basıp mahvetmek, bütün dinamik alanı kaybetmek istemedik. Varsın düşük olursa olsun, bir zahmet volume”ü açıversin insanlar diye düşündük. 

 

S: Provalarda en çok neye dikkat ediyorsunuz? Grubun nasıl hazırlanıyor?

Sinan: Provalar sırasında daha çok el-göz-ağız koordinasyonları ile uğraşıyoruz. Canlı performanslara çalıştığımız ortamlardaki ses duyum kalitesi genelde vasat olduğu için, altyapılar nasıl geliyor, baslar duyuluyor mu gibi soruların üzerinde pek durmamaya çalışıyoruz. O işlerle daha düzgün monitörlerin olduğu başka bir odada uğraşmamız daha doğru oluyor. Elimizden geldiği kadar canlı çalacağımız şeyi düzgün çalmaya ve sözleri unutmamaya konsantre oluyoruz. Bir yandan da çalıştıkça canlı performans sırasında yaratıcı olabileceğimiz çerçevenin sınırlarını anlamaya başlıyoruz. Sonuçta altyapı kullandığımız şarkılarda bir takım limitler zaten en başından belirlenmiş oluyor. Aniden şarkıyı uzatmaya karar veremiyorsun, ya da altyapıdaki tüm sesleri örtecek çok “fat” bir synth tonu kullanma özgürlüğün olmadığını anlıyorsun. Bir de bir dönem “sarhoşken çalabilecek miyiz acaba” diye içki provası alıyorduk, o da ilginç oluyordu.
 


 
S: Canlı performanslarda nasıl bir sistem kuruyorsunuz?

Sinan: Kabaca ekipman şu şekilde: Macbook Pro, Presonus Firepod, Micro Korg, Nord Lead 3, Trigger Finger, Gitar / amfi, davul seti, vokal mikrofonları, tef. Düzenin merkezinde Ableton Live çalışıyor. Altyapılı şarkılarda synthleri MIDI clock ile senkronize edip her şeyin Live’daki ana metronoma göre çalışmasını sağlıyoruz. Bazı partisyonlar sahnede canlı canlı MIDI ile çaldırılıyor ve onlar üzerinde manipülasyon yapıyoruz, bazılarını ise elimizle kendimiz çalıyoruz. Artık hangisi bize daha çok haz veriyorsa. Bir noktadan sonra şunu fark ettik, “her şeyi çalmalıyız” kaygısı olmadan, hangi partisyonu çalmak hoşumuza gidiyorsa onu çalıyoruz ve bunun enerjisi canlı performansı çok daha olumlu yansıyor. Her neyse, sistemi anlatmaya devam edelim. Bazı şarkılarda davula geçtiğimde veya synthleri değiştiğimiz zamanlarda sahnede sürekli bir yer-mekan sirkülasyonu oluyor. Bunun bir dezavantajı da vokal mikrofonlarını durmadan oradan oraya taşımak zorunda olmak. İlk konserlerimizde şarkılar arasında 5-6 dakika mikrofon değiştiriyorduk. Şimdi bunu çözmenin bir yolunu bulduk. Şöyle yapıyoruz: 3 tane mikrofon Firepod’a giriyor ve şarkıdan şarkıya otomasyonlar ile bu mikrofonların seslerinin istediğimiz yerlerden çıkmasını sağlıyoruz. Ana mixere sadece 2 kanal gitmiş oluyor, “Yiğit’in vokali” ve “Sinan’ın vokali” şeklinde. Biz sahnede ne kadar kıpırdarsak kıpırdayalım, bunların otomasyonunu yaptığımız sürece vakit kaybetmeden bu işi halletmiş oluyoruz.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here