Ana sayfa Makale Portfolyo Röportaj Jeff Treves

Portfolyo Röportaj Jeff Treves

0
  Jeff Treves kimdir? Animasyonla nasıl tanıştınız? Eğitiminizi tasarım alanında mı aldınız?

1979 İstanbul doğumluyum. çocukluğumdan itibaren müziğe ve görsel sanatlara ilgi duydum. İstanbul’da zaman zaman çeşitli sanat kurslarına ve özel derslere katıldım. İlk bilgisayarım bir Commodore 64’dü. Dijital grafiklerle tanışmam ise 90’larin başında Amiga 500 sayesinde oldu. Arayüzü Photoshop’a çok benzeyen Deluxe Paint adlı bir program kullanıyorduk. Animasyon için ise adından emin olamadığım vektör tabanlı bir program vardı, Aegis Animator olabilir. çeşitli görseller yaratıyorduk ve program kareler arasında bunları “morph” ediyordu. üstelik bir ses kütüphanesi de vardı, patlama/çarpma gibi ses efektlerini programın içinden ekleyebiliyordunuz.

Sonra Disney Animation Studio ile tanıştık. Bu efsanevi program çok çekiciydi, ancak hakkıyla kullanabilmek için ya bir grafik tablete sahip olmanız lazımdı, ya da klasik animasyon bilgisine. Sadece kurcalamakla yetinmiştim… Ortaokul son sınıfta seçmeli bilgisayar dersinde bir ilan gördüm: T.C. Milli Eğitim Bakanlığı bir “Bilgisayarda Resim Yarışması” düzenliyordu, konu ise “Uzaya Yolculuk”. O dönem boyunca derslerde ve evde Deluxe Paint kullanarak bir resim yaptim ve Ankara’ya gönderdim. 5. Aksam Sanat Okulu’nun açılışı için bizi Ankara’ya davet ettiler ve 1993 senesinde yarışmayı kazanmış olarak oradan bir Macintosh bilgisayarla döndüm. Şimdi geriye dönüp bakınca teknolojinin buraya o kadar da geriden gelmediğini düşünüyorum. Amerika’da yaşayanlar da aynı aletleri ve programları bizimle benzer zamanlarda kullanıyorlardı. Elbette çok eksiklikler vardı ve Türkiye’de bazı şeylere erişim zordu. Ama ilgilenen insanlar o zamanlardan bu işlerle uğraşmaya başlamışlardı zaten… Lise son sınıfta yazıldığım dershaneyi bırakıp resim kursuna gittim. Bir sene boyunca güzel sanatlara hazırlandım. İstanbul’da bir animasyon bölümü olmasını çok istediğimi hatırlıyorum. İstanbul’da kalmak istediğim için Eskişehir’in sınavlarına girmedim. Marmara G.S. Endüstri ürünleri Tasarımını kazandım. üniversite ortamını sevmeme rağmen bölümümü sevmiyordum, o yüzden de ilgilenmedim. 3,5 senenin sonunda Amerika’ya gittim ve üniversiteye sıfırdan başladım.

 

Bu alandaki gelişim sürecinizi anlatır mısınız?

SCAD’de önce temel sanatlar ve sanat tarihi ile başladık. Sonrasında Photoshop ile ilgilendim ve Deluxe Paint’den hatırladıklarım sayesinde çok zorlanmadan uyum sağladım. Tabii PS çok güçlü ve çok yönlü bir program, yıllar geçtikçe onunla neler yapabileceğimi daha fazla keşfediyorum. Animasyona girişi klasik animasyon dersleriyle yaptık. Kısa bir süre 3D Max dersi aldım. Oyun sektörü yerine filmi tercih edince Maya’ya yöneldim. Sonradan işin içine Adobe After Effects girdi ve o günden beri Maya, PS, AE üçlüsüne takıldım diyebilirim. Güzel sanatlara hep çok önem verdim. J.A.D. Ingres “Desen sanatın namusudur…” der ve ben de fırsat buldukça çizimimi ilerletmeye çalışıyorum. Maya’da önce her şeyi kendi başıma yapabileceğimi sandım. İş yükünü ve karmaşıklığını fark ettiğimde ise artık generalist bir yola sapmıştım ve dönmek için ya çok geçti ya da ben çok inatçıydım. Taze bir teknolojiye sıcağı sıcağına balıklama dalan sanatçıların yaptığı hatalara düştüm. 2004 yazında mezun oldum ve New York’a taşındım. Renkli ama tam olarak oturmamış bir portfolyo ile iş aramaya başladım.
 

4 ay sonunda DMA Animation adlı bir stüdyoda tek 3D sanatçısı olarak çalışmaya başladım. NY’un kendine has butik stüdyolarından biriydi. Zor bulunmasına rağmen karakter animasyonu projeleri yapıyorlardı. Beni kendine çeken de bu olmuştu zaten. DMA’de 3,5 sene kadar  calıştım. 3D model/rig/animasyon/rendering yanında klasik animasyon, ara resim, clean-up, compositing, prodüksyon tasarımı, illüstrasyon yaptım ve son çalıştığım projede yönetmen olarak görev aldım. 3,5 senenin ardından yine NY’da Visual Goodnes adlı bir firma için çalışmaya başladım. 4 ay süren bir deneyimden sonra Türkiye’ye kesin dönüş yaptım. Burada 1-2 sene kadar çeşitli stüdyolarda çalıştıktan sonra freelance’e geçtim. 8 aylık bir freelance sürecinin ardından çocukluk arkadaşım Cengiz Zanbak’la beraber Treves Studios’u kurduk. O zamandan beri MSN, Casper, Tatil Sepeti, Bilfen, Flormar gibi aralarında en tanınmış markaların da olduğu müşterilerimize hizmet veriyoruz. Bence pratik, en iyi proje üreterek geliştirilir… Amerika her şeyden önce bana neyi öğrenmem gerektiğini ve onunla ilgili kaynaklara nasıl ulaşabileceğimi öğretti. Kaotik bir bilgi denizi içinde yaşıyoruz ve bu bence her şeyden önemli. Teorik bilgi açısından video dersleri çok pratik bir öğrenme yöntemidir. Kurs ve okul gibi ortamlar beyin bolluğu ve paylaşım trafiği sebebiyle kişiyi çok yönlü eğitir. Yazılı dersler ve kitaplar konuyu çok iyi kavramanıza yarar. Bir programı/özelliği gerçekten öğrenmenin en iyi yolu ise bence help menüsü; çünkü orada en öz bilgiye doğrudan ulaşırsınız.

 

 

Proje üretirken geçtiğiniz evrelerden biraz bahseder misiniz?

Benim için ideal olan bir projeye düşünerek ve planlayarak başlamak. Kulağa çok bilindik gelebilir ancak düşünmenin bir eylem olduğunu, zaman ve çaba gerektirdiğini kavrayabilenler fazla değil. Zaman kaybı olduğunu düşünüp hemen üretime dalmanın ileride geri dönüşü olmayan problemler doğurması büyük olasılıktır. Her şeyden önce elimdeki imkânlar ile yapılması gerekenleri kafamda kıyaslarım. İmkânlar zorluyorsa kaliteden ödün vermek istemediğim için işin karmaşıklığından ödün vermeye başlarım. Sade ve kaliteli bir işi, karmaşık ama yarım yamalak bir işe tercih ederim. Aklıma gelen güzel detayları not alırım veya karalarım. Projenin bütününü kafamda görebildikten sonra eskiz ve senaryo aşamasına geçerim. En kaba eskizlerden başlarım ve tasarımları giderek sıkılaştırırım. En kaba eskizler size en kilit problemlerin nerelerde çıkacağını önceden haber verir. Böylece günler, haftalar harcadığınız bir şey aslında yanlış oldu diye çöpe gitmez.

Tasarımlar belli olduğunda storyboard’a geçerim. Storyboard’un mükemmel çizilmesi benim için şart değil. Konuyu ve açıları belli bir düzeyde veriyorsa büyük ölçüde yeterlidir. Elbette imkân varsa hepsini en kaliteli düzeyde üretmeyi seçerim. Storyboard bitince animatic hazırlarım ve mümkün olduğunca detaylandırırım. Animatic yaptıysanız yol haritanız çıkmış demektir. Artık size düşen o yoldan hızlı ve emin adımlarla ilerlemek… Sahne planlarınız düzgün kesiyordur, zamanlamalarınız çözülmüştür, ne içerik üretmeniz gerektiği her sahnede az çok bellidir. Tahmin yapmaya gerek kalmamıştır ve gönül rahatlığıyla, hiç bir işi çöpe atmadan çalışabilirsiniz. Ben klasik sanatlara çok önem veren biriyim ve işimi de klasik öğretiler doğrultusunda icra etmeye çalışıyorum. Başarılı stüdyolara baktığınızda, filme gelene kadar çok fazla içerik üretildiğini, birçok deneme-yanılmadan geçildiğini görürsünüz. çizimler, renk testleri, heykeller hep filmi oluşturan evrelerdir. Film yaşayan bir varlık gibidir; kafanızda doğar, yaptıklarınızla evrilir ve ortaya çıkan sonuç mutlaka beklemediğiniz bir şeyler sunar size. Evrilmeden üretilen filmlerde bir sığlık ve geçicilik hissedersiniz…

 

Kariyerinizin ortasında sizi Amerika’dan Türkiye’ye dönmeye iten neydi, özellikle herkes tersini yapmaya çalışıyorken?

Bunun birden fazla sebebi var tabii. öncelikle, hep bir gün geri döneceğimi hayal ederek gitmiştim. Orada kalmaya karşı değildim, tam tersine açıktım; ama geçirdiğim 7 sene bir ölçüde doyurmuştu beni. İstanbul’u seviyorum, bazı şeyleri görmezden geldiğinizde dünyada yaşanabilecek en güzel yerlerden biri bence. Bunların yanında hırs vardı: Neden bu iş Türkiye’de yapılmasın diye düşündüm. Makine var, bilgi var, potansiyel var… Geri dönüp aldığım eğitimi ve deneyimi insanlarla paylaşmak istedim. Bir takım ruhu içinde bu işin yapılamaması için bir sebep görmüyordum. Hatta tam tersine, beni heyecanlandıran bir bakirlik vardı bu konuyla ilgili. Ayrıca TV’de görünen animasyonların oranı giderek artıyordu, İstanbul 2010 kültür başkenti seçilmişti ve devletin bu konuyla (çizgi film) ilgili bir yasa çıkaracağından bahsediliyordu. çocukluğumuzdan bu yana 3-5 tane Türk çizgi filmi sayamıyorduk. çünkü yoktu ama ben olmasını istiyordum. Benden sonra gelecek olanlar, kültürel alanda beslendikleri teknolojiyi ve sanatı ülkelerinin dışında kovalamak zorunda kalmasınlar istiyordum. çizgi filmin bir kültür mirası olduğuna ve bunun Türkiye için önemli olduğuna inanıyorum.

 

çizgi film Türkiye”de neden geri kaldı sizce ?

üstüne kitaplar yazılabilecek bir konu bence bu. Zordan kaçmak, zamanında sağlanan kaynakların çar çur edilmesi, takım ruhu içinde bir proje üretebilme kültürünün olmayışı, ilgisizlik, küçümseme, ucuzculuk gibi nedenlerin hepsi birer cilt doldururdu herhalde.

Takip ettiginiz yonetmenler/stüdyolar, hoşlandığınız tarzlar hangileri?

Tim Burton bir çokları gibi benim için de bir ekol. Aynı hissi Fransız yönetmen Jean Pierre Jeunet için de duyuyorum. Brad Bird en favori animasyon yönetmenlerimden. Sylvain Chomet 2003’den beri işlerini en merakla beklediğim yönetmen sanırım. Hayao Miyazaki’yi çağdaş ustalar bölümünde anmak isterim. Richard Williams benim için çok önemli. Nick Park ve Hanry Sellick ise stop motion alanında örnek aldığım sanatçılar. Eskilerden saymak gerekirse Yuri Norstein, Jan Svankmajer, Jiri Trnka, Michael Dudok de Wit ve Amerika’lı Chuck Jones’un işleri derim… Disney stüdyosu bize bir asır boyunca muhteşem eserler verdi, dahası klasik animasyonu en üst düzeye taşıdı. Bugün bayrağı Pixar almış görünüyor ve neredeyse çıkan her filmi benim için heyecan verici. Gobelins Studio’nun kısa animasyon işlerini mutlaka takip ediyorum. Bunun dışında son yıllarda gösterilen Persepolis ve 70’lerin Fransız animasyonu La Planete Sauvage aklıma kazınmış işlerden. Fransızların tarzında beni içine çeken, Amerika çıkışlı işlerde bulamadığım bir şeyler var. En favori animasyon filmimi sorsalardı herhalde The Nightmare Before Christmas derdim…

 

çizgi filmci olmak isteyen arkadaşlara ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

öncelikle bunun bir takım oyunu olduğunu çok iyi anlasınlar ve o takımda hangi rolü oynamak istediklerinden emin olsunlar. Kendilerini en çok sevdikleri alanda uzmanlaşmaya itsinler ve istiyorlarsa ondan sonra diğer dallara kaysınlar. Paradan önce bu işi sevdikleri için yapsınlar. Para odaklı bu işe girenlere çok daha kârlı meslekler olduğunu hatırlatmak isterim. Elbette hepimiz bu meslek ile güzel bir hayat sürdürmek için uğraşıyoruz. Ancak bırakın Türkiye’yi, çizgi film her yerde en riskli yatırımlardan biridir. Sabırlı olsunlar ve kendilerini sürekli geliştirsinler…

Bize yeni ve gelecek projelerinizle ilgili biraz ipucu verebilir misiniz?

Geçtiğimiz ilkbahar-yaz çok hareketliydi. Beg You Back adlı klibimiz 12. Geleneksel San Francisco Bağımsız Filmler Festivali”nde gösterildi. Bunun yanında Las Vegas Film Festivali’nde bir sertifikaya layık görüldü. Yaptığım bazı karikatürler Amsterdam’da, Bağımsızlık Günü kutlamalarında açılan bir sergide gösterildi. Hemen arkasından Art By Chance film festivali için yaptığımız 30 saniyelik kisa filmimiz Cyclist festival seçkisine girdi ve 20’den fazla ülkede merkezi alanlardaki dev ekranlardan yayınlandı. Gelecek projeler hakkında bilgi veremiyorum maalesef. Ancak boyamaya başladığım bir dijital illustrasyon çalışmam var. Uykucular’a bir seri yapmak istiyordum uzun zamandır, bu da o serinin bir parcası olacak bitince. Ne yazık ki stüdyo işlerinden çok az vakit bulabiliyorum bu aralar, kim bilir ne zaman bitecek…

 

 

Gelecekle ilgili planlarınız nelerdir?

öncelikle Treves Studios’u Türkiye’nin de ötesinde dünyada tanınan bir yer haline getirmek istiyoruz. Türkiye’de çizgi film endüstrisinin gelişmesine katkıda bulunmak istiyoruz. Türkiye’de uzun metraj çizgi filmciliği başarılı bir şekilde yapmak istiyoruz. Bunun olması için en küçükten başlayarak kaliteli ve orjinal işler yapmamız gerektiğinin farkındayız. Belli bir yere geldiğimizde kendi yazılımlarımızı, onun ötesine geçebilirsek donanımlarımızı ürettirmek istiyoruz. Hedeflerimizin bir sınırı yok. En nihayetinde animasyon sanatına bir bakış, bir doku, bir yenilik kazandırmak istiyoruz. Bunların çoğu birer ütopya belki ama mesleğimiz de hayal etmek değil mi zaten? Biz hedeflerimize ulaştıkça, arkamızdan gelenlere yol açmak, onlara imkanlar sunabilmek bizi manevi anlamda da doygunluğa ulaştıracaktır.

 
Biraz da özel yaşamınızdan bahsedelim. Hobileriniz nelerdir? Boş zamanlarınızınasıl değerlendirirsiniz?

Mümkün oldukça gezip dinlenmeye çalışıyorum. Amatör olarak elektronik müzik yaptım bir dönem, zaman bulunca tekrar başlamak istiyorum. Bir ara şiir yazdım, firsat bulursam bunları da kitap haline getirmek istiyorum. Eski bir bisikletçi olduğum için doğa sporlarının her türlüsünü seviyorum. Yeteri kadar çizim yapmadığım ve kitap okumadığım için kendimle hep kavga ediyorum. Futbol oynamak büyük tutkum (her ne kadar seyretmeyi hiç sevmesem de).

Aslına bakarsanız yaşamak için çalışmak zorunda olmasaydım tüm zamanımı bu tür hobilerimi ve kendi projelerimi geliştirerek geçirmek isterdim…

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here