Ana sayfa Haber Müziği bir kareye sığdırmak mümkün mü?

Müziği bir kareye sığdırmak mümkün mü?

0

Yazımızın deklanşörüne, müzik ve fotoğraf ilişkisine değinmek üzere başlıyoruz…
 

Müzik yalnızca bir duyumuzla, yani “duyma” ile ilişkilendirilse de aslında çok daha fazlasıyla algılanan bir sanat dalı. Bir müzik eserinden zevk almak için elbette temelde iyi bir kulak yeterli, fakat yaşanan deneyimi eşsiz kılmak için başka yollar da mevcut. Bunun bir yolu, kendinizi duyma dışındaki algılara tamamen soyutlayarak müziğe odaklanmak. Bir diğer yolu ise kendinizi -öncekinin tam tersi şekilde- tüm duyulara açarak, edinilen deneyimin yoğunluğunu arttırmak. Biz bu yazıda ikinci yoldan gideceğiz.
 

 
Bir konserde olduğunuzu düşünün. İşitsel uyarının yanında görme duyunuzu da uyaran bir sahne şovu; müzisyenin kıyafeti, makyajı, sahnede kullandığı görsel ögeler, ışıklar, kalabalığın insana kocaman bir bütünün küçücük bir parçası olduğunu hissettiren o eşsiz görüntüsü… Binlerce kişinin havaya bıraktığı heyecan, ter ve parfüm karışımından oluşan aura ile uyarılan koku alma duyunuz… İçtiğiniz sıvının damağınızdan süzülürken o anla özdeşleşerek hafızanıza kazınan tadı, saçlardan damlayan bir kaç damla terin tuzlu hissi ve elbette uyarılan tat alma cisimcikleriniz… Hoparlörlerden gelen bas sesinin tüm vücutta, özellikle de göğüs kafesinde yarattığı titreşim… Tüm bunlara ek olarak da, ortak bilinçle hissedilen bir telepati, aynı koca organizmanın eşit birer parçası olma duygusu… Gelen veriler ne kadar güçlü olursa, o ana dair edinilen hissi de o kadar yoğun hale getiren bir algı ziyafeti! Tüm bunları düşündüğümüzde, müziği sadece işitme ile ilişkilendirmek belki kısmen doğru ama eksik bir yaklaşım olur. Tüm bu hislerin toplamı ile algılanan ve o konseri düşündüğümüzde aklımızda canlanan imgeyi tek boyutla anlatmak gerçekten mümkün müdür peki?

Sadece konserler için de geçerli değil sözünü ettiğimiz durum. Bir albümü elinize aldığınızda, hatta daha almadan başlar onunla olan ilişkiniz. Kapak çalışması ile, rafta duran aynı boyutta onlarca başka albümün arasından onu seçersiniz. Elinize alır, kapağın sayfalarını çevirir, içindeki fotoğraflara, grafik tasarımına bakarsınız. Yeni açılmış albümün o kendine has kokusunu duyarsınız. Bunların hepsi daha ilk notayı bile duymadan önce gerçekleşir üstelik.

 

Albüm dediğimiz şey; birbirinden lezzetli şarkıların yer aldığı kocaman rengarenk bir şekerci dükkanı ise; bizi karşılayan, dükkanın içine çeken “vitrin” de, albümün kapağıdır.(Hep aynı yerden alışveriş yapan, vitrini ne kadar kötü de olsa içindeki şekerlerin tadının müthiş olduğunu bilen müdavim kitleyi dışarıda tutuyorum) Hal böyle olunca, zaman içinde bu konuda birbirinden ilginç deneysel çalışmalara imza atılmış ve müziği ile olduğu kadar kapağı ile de efsane olan, Sgt. Pepper’s Lonely Hearts Club Band, Dark Side of the Moon, London Calling, Never Mind the Bollocks gibi pek çok albüm müzik tarihinde yerini almıştır.
 

 
Grup ya da müzisyen ilgili görsel malzemelere sadece albüm kapaklarında değil, basın bülteni fotoğrafları, grup fotoğrafı, sahne arkasında kullanılan dev görseller, billboardlar gibi pek çok yerde rastlarız. Yeri gelir grubu seven birinin odasındaki duvarda poster olarak yerini alır. Ya da bir tişört baskısı olarak sahibi tarafından gururla taşınır. Dolayısıyla -müzik kadar olmasa da- görsellik de müziğin sunumunda önemli bir yer teşkil eder. çünkü tekrarlanan imaj bir süre sonra, sembolize ettiği müzikle birlikte anılmaya başlar. Elbette iyi müzik, neredeyse bomboş tek renk bir kapakta da kendini dinletir ve başka hiç bir şeye ihtiyacı yoktur (Bkz. The Beatles-White Album ya da Metallica-Black Album). Kötü müzik ise dünyanın en iyi fotoğrafları ve en iyi grafik tasarımı ile sarmalanmış da olsa, en fazla albümü satın aldırır. Ama dinlenir dinlenmez kendini bir köşeye attırıp unutulur. Bir müzisyen için iyi müzik yapmanın albüm satmaktan daha önce gelmesi gerektiğine göre öncelik görsellikte değil, evet. Ama sanatın, kendini ifade yöntemi olarak kullanılan bir başka dalının, doğru kullanıldığında algıyı daha da kuvvetlendirdiği ise bir gerçek.

 

Müzik özellikle plaktan dinleniyorsa, görsel boyut ile olan ilişkimiz daha da artar. Günümüzde müziği çoğunlukla CD’den dinliyor, hatta dokunma duyumuzu sadece bastığımız klavye tuşları ile sınırlandıran bir eylem olan interneti kullanıyoruz. Plak ise duyu organlarımıza daha fazla uyarı gönderen bir müzik dinleme biçimi. öncelikle CD’ye göre çok daha geniş bir görsel alan ile bizi karşıladığı için, bizimle olan görsel iletişimi de daha fazla. Plak dinlemek için öncelikle raftaki güzel yığının arasından, kapaklarına baka baka aradığımız plağı buluruz. Kapağı açar, şarkı sözlerine, fotoğraflara bakar, o döneme doğru keyifli bir yolculuğa çıkarız. Bir sürpriz de karşılayabilir bizi; örneğin grubun bir posteri çıkıverir kapağın içinden. Ya da Electric Light Orchestra’nın Out of the Blue albümünde olduğu gibi kartondan bir uzay gemisi maketi görüp şaşırabiliriz. Renkli, şeffaf, desenli, resimli ya da klasik siyah renkte olabilen o koca tekerleği dikkatle tutup pikaba yerleştirir, mekanizmayı çalıştırırız. Bir kol kalkar gider ve kendine has çok güzel hafif bir cızırtı duyulduktan sonra müzik başlar… Müziği dinlemeye başlayana kadar uyarılan ve zevkle titreşen duyularımızın sayısı ise gördüğümüz gibi birden fazladır. Yine de ister CD, ister plak formatında olsun, basılı halde elimizde tuttuğumuz albümün kapağında yer alan tüm o piksellerin bize anlatacak birer hikayesi vardır.
 

 
Söz konusu albüm kapağı ya da grubu/müzisyeni simgeleyen görsel malzemeler olunca, devreye giren üç temel öge vardır: Fotoğraf, illustrasyon ve grafik tasarım. Bu ögelerin her biri bir kapağı tek başlarına sırtlanabildikleri gibi, birlikte de gayet uyumlu ve keyifli bir şekilde çalışabilirler. (Ki fotoğraf ve illüstrasyon grafik tasarımın kullandığı araçlardır aslında) Biz bu yazıda daha çok, bu ögelerin ilki olan fotoğrafa ve fotoğrafın bir müzik türünü, bir müzisyeni, bir hissiyatı anlatabilme yetisine bakacağız.

 

Peki kendini görsel olarak da iyi ifade edebilmenin püf noktası nedir? Frank Zappa, Elvis Costello, Miles Davis gibi isimlerce söylendiği düşünülen, fakat ilk kez Martin Mull tarafından dile getirilmiş bir deyiş vardır: “Müzik hakkında konuşmak mimari hakkında dansetmeye benzer!” Daha çok sözlü ve yazılı anlatım için geçerli olan bu sözü ilk duyduğumda, hislerime tercüman olduğunu düşünmüştüm. Oldum olası(özellikle de internete çevirmeli bağlantı ile bağlanılan ve el altında bugünkü kadar hızlı ve yaygın bir internet müzik veritabanının olmadığı zamanlarda), müzik dergilerinin CD hediyeli olarak satılması gerektiğini hep düşünmüş biri olarak bu bakış açısı oldukça doğru gelmişti. Tabii ki ekonomik, lojistik, vb nedenlerle bu pek de mümkün değil. Dolayısıyla da müzik yazarlarının elindekiler, çoğunlukla yine sadece kelimeler ve imajlar. Müzik gibi çok boyutlu bir kavramı, içine sıkışmak zorunda kalınan bu iki boyutlu dünyalarda, sınırlı kelime dağarcığımızı paragraflarca eğilip bükerek bir nebze olsun anlatmaya çalışmak elbette ki zor. Ama şüphesiz bunu diğerlerine göre daha iyi başaran kişiler var ki, bugün hala müzik dergileri sayesinde, ilk kez duyacağımız bir grubu dinleme isteği ile dolabiliyoruz.
 

Resim 1

Alman çağdaş sanatçı Martin Klimas “Müzik neye benzer” sorusuna kendince bir cevap ararken aşağıdaki fotoğraf karesine ulaşmış. Hoparlörün önüne yerleştirdiği yarı saydam bir kağıt üzerine farklı renk boyalar serpiştiren sanatçı, aralarında Steve Reich”a ait “Drumming”, Jimi Hendrix”e ait “House Burning Down” ve Miles Davis”e ait “Pharaoh”s Dance” gibi eserlerin de bulunduğu çok sayıda parçayı çalarak, ortaya çıkan titreşimin boyalara ettirdiği dansı fotoğraflamış. Müziğin fotoğrafı derken sözünü ettiğimiz tam olarak böyle bir şey değil elbette, ama yine de ilginç bir çalışma olarak değinmek istedik. (Bkz. Resim 1)

 

Asıl mevzu elbette; hepsi aynı 7 notayı kullandığı halde birbirinden bu kadar farklı müzikler üretebilen müzisyenlerin, kendine has tarzlarını en iyi anlatacak fotoğrafı çekebilmek. Yazının başında tasvir ettiğimiz o konser sırasında hissedilenleri film üzerinde, iki boyutlu dikdörtgen bir alana aktarabilmek gerçekten kolay bir iş değil.
 

Resim 2

Günümüzde müzik fotoğrafçılığı maalesef çoğunlukla, teknik özellikleri oldukça iyi bir dijital slr(single lens reflex) fotoğraf makinesi ve sonrasında gelen photoshop editlemelerine indirgenmiş durumda. Oysa belki de gerekli olan, jilet keskinliğinde görüntüler veren son teknoloji teknik ekipmandan öte, iyi bir kulak-göz senkronizasyonudur. çünkü yeri geliyor, plastik objektifli hafif minik bir oyuncak lomografik (ayrıntılı bilgi için: www.lomography.com.tr ) makineden çıkan, renklerin birbirine karıştığı o flu kare, fotoğrafın ona bakan kişiye hissettirdikleri açısından, o yarı-robot makineden çıkan kareyi ezip geçebiliyor. önemli olan doğru hissi verebilecek fotoğrafı filme ya da piksellere doğru aktarabilmek. (Bkz. Resim 2)

Tabii ki bu teknolojiye sırtımızı dönelim demek değil. önemli olan, grup elemanlarının kafalarından oluşan, herkesin başka yöne ya da direk objektife baktığı klasik kompozisyonlu standart grup fotoğrafının bir adım ötesine geçebilmek. Dijital fotoğrafçılığın filmin yerini alarak hızla yaygınlaşmasının, deklanşöre basma sayısını arttırıp, basmadan önceki düşünme süresini azalttığı günümüzde, çekilen milyonlarca fotoğraftan iz bırakan bir tane çıkarmanın yolu, elbette öncelikle denemekten çekinmemek ve yeniliklere açık olmaktan geçiyor. Müziğin müzisyenden çıktıktan sonra paketlenerek dinleyiciye ulaşmak üzere ister istemez dahil olduğu kocaman ticari sektörünse, riskli yaratıcı denemeler yerine alışılmış ve satması garanti formüller üzerinde durması, bu konuda fotoğrafçıya fazla bir alan tanımıyor. Ama yine de inatla yüreğinin sesini dinleyen sanatçılar ve bu heyecanlı ritmin getireceklerine inanan müzik insanları sayesinde, müzik tarihinde yer etmiş pek çok görsel iz ile karşılaşıyoruz.

 

Tabii bir kaç noktaya dikkat etmek gerekiyor:

* öncelikle müzisyenin/grubun sanatçı tarafından iyi tanınması, gözlenmesi ve doğru şekilde aktarılması lazım. İlk kez stüdyoda objektifin önünde tanışmış bir müzisyen ve bir fotoğrafçının, birlikte zaman geçirmeye, birbirini dinlemeye zaman ayırmış bir ikiliden daha iyi ürünler ortaya çıkarması elbette beklenemez.
* Her müzik türünün dinleyicisine verdiği his de farklı olacağından, hem türe, hem de grubun karakteristiğine uygun kareler yakalayabilmek önemli. Bunun için gerektiğinde makyaj, dekor, kostüm, (başka bir deyişle karton, boya, kumaş, makas…) kullanmaktan kaçınmamalı. Her şeyi de Photoshop’a bırakmamak lazım! Hayalgücünü olabildiğince özgür bırakmak çok önemli çünkü nasılsa etrafta onun ayaklarını yere bastırma işini seve seve yapacak çok fazla kişi olacaktır. O nedenle baştan kendini dizginlememek, görenleri heyecanlandıran işler çıkarmanın ilk koşulu.
 


 
* Teknik olarak donanımlı ve bilgili olmak, doğru ışığı, mekanı, açıyı seçmek, grubun enerjisini yansıtabileceği rahat bir ortamda çekim yapmak, ama elbette teknolojiden çok gözüne güvenmek gerekiyor.
*Talep olarak gruptan da gelse, “Bilmem kimin albüm kapağı gibi” kalıbını unutmak, grubun özendiği isimleri değil, kendini en çok yansıttığı ifadeleri yakalamak, samimiyeti aktarmanın tek yolu.
*Son olarak, gerekli noktalarda doğru kurgulanmış bir post-prodüksiyon işlemi ile bu yorucu ama keyifli süreci tamamlamak.

Bu bahsettiğimiz durum genelde stüdyoda çekilen fotoğraflara ilişkin. Konser fotoğrafçılığında ise durum biraz daha farklı. Pek çok etkinlikte, sanatçının gözüne patlayan flaşlardan rahatsız olmasından dolayı çekim izni yalnızca bir kaç şarkı, ki o kısıtlı zaman da genellikle bir fotoğrafçı ordusu ile aynı açılardan aynı fotoğrafı kapmaya çalışmakla geçiyor. Bu yüzden röportaj, sahne arkası gibi alanlarda fotoğraf çekebilmenin avantajını iyi kullanmak gerekiyor. çünkü sahne arkası, müzisyeni nispeten doğal hali içinde yakalayabilmek demek, özellikle de turnelerde.

 

Seyirciyi de es geçmemek lazım. Haydi biraz Fizik çalışalım. Newton’un 3. hareket yasasına göre her etki için ona eşit ve zıt yönlü bir tepki vardır. Başka bir deyişle müzisyenin enerjisi, kalitesi ve içtenliğinin ilk ölçütü, karşısındaki seyirciden aldığı tepkidir. Terden sırılsıklam ve yüzünde kocaman bir gülmsemeyle şarkıya eşlik eden bir dinleyiciden daha samimi bir tepki bulmak neredeyse imkansızdır. Dolayısıyla bir konseri fotoğraflarken makineyi sadece tek bir yöne doğrultmamak, önemli pek çok başka detayı kaçırmamak için şarttır. Bir başka fizik kauralı ise; b bir cismin büyüklüğünü algılarken çevresindeki diğer cisimlerin büyüklüğü ile ilişki kurarak büyüklük algımızı oluşturduğumuzdur. Elbette ki bir müzisyeni büyük yapan sadece kaç kişiye çaldığı değildir. Değeri yeterince bilinmeyen, konserlerinde bir avuç kişiye çalan çok değerli isimler olduğu gibi, şimdi stadyumları dolduran bazı isimlerin de zamanında 10 kişiye çaldıkları dönemler olmuştur. Dolayısıyla bu tek başına bir kriter değildir. Bu konuyu ti’ye alan oldukça güzel bir örnek şüphesiz Jeff Buckley’in Live at Cin-é albümünün kapağı: Bomboş bir cafede, sadece -o da önde gazete okuyan- bir kişiden oluşan dinleyici kitlesine umarsızca müziğini çalan bir adam…(Bkz Resim3)
 

Resim 3

çalınan kalabalığın niceliği tek başına bir kriter değil dedik. Ama elbette o anı, sanatçının o sahnede nasıl devleştiğini görsel olarak en iyi vurgulayacak olan araçlardan biri de yine -balık gözü objektifi saymazsak- karşısındaki binlerce dinleyicidir. Dolayısıyla bir konser anını fotoğraflarken sadcee sahneye odaklanmayarak resmin genelini görmekte her zaman fayda vardır.

Fotoğrafçı Jiri Ruzek de, Newton yasalarımızı destekler şekilde şöyle demiş: “Bir kadının güzelliği, ruhunun gizemleri ile el ele yürür. Onları birbirinden ayrı göremezsiniz. Eğer “Kadın” denen bu karmaşayı yakalamak ve anlatmak için… kulağa biraz klişe gelebilir ama, eğer modern müzikte Hendrix’e saygı duyuyorsak, modern fotoğrafta da Newton’a saygı duymalıyız.”

 

Müzikle ilgili etkinlikler dışında, sanatçıyı günlük hayatı içinde fotoğraflamak da genellikle en akılda kalıcı anıları yaratan süreç olmuştur. çünkü sanatçının sahnede gösterdiği, röportajlarında yansıtmaya çalıştığı duruşu, günlük hayatında ne kadar samimiyetle taşıdığının göstergelerinden biri de bu fotoğraflardır.
 

Resim 4

Tabii bu noktada fotoğraflanan kişinin karakteri ve yaptığı işi ne kadar samimi ve severek yaptığı da oldukça belirleyicidir. Aykırı duruşunu hayatının her alanında taşıyan ve kendisi de bir sanatçı olan Yoko Ono’ya duyduğu sevgiyi yaratıcı bir enerjiye dönüştürerek birlikte Bed Peace gibi ses getiren pek çok eyleme imza atan John Lennon, fotoğrafçı Annie Leibovitz için ideal bir modeldi şüphesiz. Yıllarca Rolling Stone dergisinin baş fotoğrafçısı olarak çalışan Leibovitz, John Lennon’ın öldürülmeden önce çektirdiği son fotoğrafı olan ve derginin 335. sayısının kapağında yer alan aşağıdaki meşhur kareye de imzasını atmıştı.(Bkz Resim 4)

Sanatçının çektiği akılda kalan başka fotoğraflar arasında Dan Aykroyd ve John Belushi’nin, The Blues Brothers filmi için çekilen fotoğrafı, Sting’in çölde çıplak ve çamur kaplı fotoğrafı, Patti Smith, Pete Townsend portreleri ve Cyndi Lauper albüm kapaklarını sayabiliriz. Demi Moore’un hamileyken çektirmiş olduğu klasikleşmiş çıplak fotoğrafı gibi örnekler sayılabilir.

 

Bu konuda çok fazla örnek sayabiliriz elbette, ama malum yerimiz kısıtlı. Bu alanda ortaya çıkarılmış her iyi işe değinemeyecek olsak da, akla ilk gelen isimlere bir kaç örnek daha sıralayalım:

Frank Zappa’nın bugün pek çok kafenin tuvaletini süsleyen, Robert Davidson tarafından 1967’de çekilen o efsanevi fotoğrafını kim unutabilir. Hatta Frank Zappa’nın kendisi bile bu pozu ile ilgili ‘herhalde yaptığım herşeyden fazla tuvalette oturmamla ünlüyüm” demiştir. (Bkz Resim 5)
 


Resim 5

Jim Morrison’ın “Young Lion” konseptli ve Joel Brodsky tarafından çekilen bu fotoğrafı dünyada kim bilir kaç gencin odasını hala süslüyor. (Bknz Resim 6)
 

Resim 6

 

Jimi Hendrix’in Monterey Pop Festivali’nde sahnede diz çökerek Stratocaster gitarını yaktığı o unutulmaz anı fotoğraflayan isim ise Jim Marshall. Marshall, The Beatles’ın son konserinde sahen arkasına girilmesine izin verilen tek fotoğrafçı olmasının yanı sıra, Woodstock festivalinin de baş fotoğrafçısıydı. Sanatçı, Janis Joplin, Johnny Cash gibi pek çok ismi de fotoğrafladı. (Bkz Resim 7)
 

Resim 7
 
Ross Halfin: AC/DC, UFO, Rush, Journey, Aerosmith, Black Sabbath , The Clash, The Sex Pistols gibi pek çok grubu fotoğraflamış, Metallica, Iron Maiden, Def Leppard, Mötley Crüe, Van Halen, Kiss gibi pek çok grupla turneye çıkmış, Led Zeppelin, The Who, The Black Crowes, Iron Maiden, Metallica, Alice Cooper gibi isimlerin albüm kapaklarını çekmiştir.

Bryan Adams: çoğunlukla müzisyen olarak tanınan sanatçı aynı zamanda oldukça aktif ve ödüllü bir fotoğrafçı aynı zamanda çeşitli dergilerde profesyonel olarak fotoğraf çekmesinin yanı sıra müzisyenlerle de çalışmış elbette. Bu müzisyenler arasında The Who, Sting, Mick Jagger, Ray Charles, Tina Turner, Rod Stewart, Robert Plant, Celine Dion, Billy Idol, Moby,Amy Winehouse, Peter Gabriel, Lenny Kravitz, Lana Del Rey, ve Morrissey gibi isimleri sayabiliriz.

 

Hem müzikle, hem de şiir ve fotoğraf gibi başka sanat dallarıyla ilgilenmiş isimlerden biri de Patti Smith. Henüz okumadıysanız, hem müzik hem de fotoğrafla iç içe oldukça keyifli bir kitap önerelim hemen: çoluk çocuk. Hayatta ne yapmak istediğini arayan toy bir genç olarak başlayıp sahnedeki tanıdığımız Patti Smith’e dönüştüğü süreci ve bu süreçte yaşadığı, fotoğrafla iç içe geçmiş sarsıcı bir aşkı anlattığı bu samimi hikaye, hem döneme başka bir açıdan tanıklık ediyor, hem de son zamanlarda yazılmış en etkileyici kitaplardan biri olarak kitaplığımızdaki yerini alıyor.
(Bkz. Resim 8)
 

Resim 8

Chapman Baehler da ağırlıkla müzisyenlerle çalışan bir fotoğrafçı. çektiği fotoğraflar 90’ların ortalarından beri 160’tan fazla albüm kapağını süsledi. Bu isimler arasında Iggy Pop, Nine Inch Nails, Kelly Clarkson, Stone Temple Pilots, Nickelback, Korn, Green Day, My Chemical Romance, Primus, Alanis Morissette, Arctic Monkeys, gibi isimler yer alıyor.

Andy Warhol: Nico ve The Velvet Underground’ı keşfetmesinin yanı sıra grubun ve dönemin görsel kimliğine de damgasını vurmuş bir isim olan Warhol, pop-art akımının en önemli temsilcisidir. Fotoğraf, baskı, resim, sinema gibi sanatın pek çok alanı ile igilenmiştir.

 

John Lennon’ın New York City tişörtü ile poz verdiği fotoğraf ve Tina Turner’ın enerjisini yansıtan üstü üste pozlamasının yanı sıra The Clash, Ramones, Patti Smith Group, Blondie, Led Zeppelin, The Who, David Bowie, Tina Turner, Elton John, Aerosmith, Kiss, Alice Cooper ve Green Day’i fotoğraflamış olan Bob Gruen, 1972 doğumlu Kanada’lı müzisyen Melissa Auf der Maur, David Bailey, Barry Feinstein, Björk’ü sadece kocaman bir yaprakla oldukça doğal fotoğraflayan Laura Levine gibi pek çok isim de yine müzik ve fotoğraf ilişkisini başarıyla kurmuş sanatçılara örnek gösterilebilir. (Bkz Resim 9, 10)
 

Resim 9

Hatta tam bu noktada bir kitap daha önerelim: Crosby, Stills, Nash&Young’dan tanıdığımız Graham Nash’in seçtiği fotoğraflardan oluşan Taking Aim: Unforgettable Rock ‘n’ Roll Photographs Selected by Graham Nash. Kitap, Elvis Presley, Bob Dylan, Janis Joplin, Kurt Cobain ile aynı sahneyi paylaşan Johnny Cash, Sting, Michael Stipe gibi pek çok müzisyenin Daniel Kramer, Charles Peterson, Annie Leibovitz ve başka pek çok fotoğrafçı tarafından çekilmiş fotoğraflarından seçmeler içeriyor.

Yazıyı gelmiş gelmiş en sevilen fotoğraf filmlerinden biri için yazılmış bir şarkı ile noktalıyorum: Paul Simon – Kodachrome.
 


Resim 10

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here