Ana sayfa Haber Loudness

Loudness

112
0

 

İnsanların dinleyerek değil, bağırarak, birbirlerinin üstüne çıkarak hastalıklı ilişkiler kurduğu bir çağdayız. Müziğin ve müzisyenlerin de bundan etkilenmemesi mümkün değil. “Nasıl olursa olsun, benim şarkımın sesi en yüksek olsun!” hırsı en çok da mastering mühendislerinin canını sıkıyor…

Tüm dünyada, kayıtları olabilecek en yüksek seviyede duyurma yarışı almış başını gidiyor. O yüksek seviyeyi yakalamak için yapılan uygulamaların, sound kalitesinden ve estetiğinden neler götürdüğü pek kimsenin umurunda değil gibi şu sıralar… Oysa mastering işleminin amacı sadece yüksek ses değil, daha fazla dinamik, genişlik, derinlik ve renk katmaktır. Dergimize konuşan ünlü mühendis Chris Gehringer (Madonna (Hard Candy), Rihanna (Goog Girl Gon Bad) vb.) herkesin bir yüksek ses çılgınlığında olduğunu söylüyor. Oysa ona göre, insanlar, yüksek volümlü olduğu için değil içerik için albüm alıyorlar. Ayrıca radyo ve TV”lerin kullandığı tüm dijital limiting cihazları ile zaten herkesin seviyesi hemen hemen denk hale geliyor. Ama yine de müşterinin “daha da yüksek istiyorum!” taleplerini o da kıramıyor.

 

  “1984”den beri mastering yapıyorum. Bence o zamanla bu zaman arasında tek fark, müziğin volume”ünü daha yüksek yapabiliyor olmamız. Kaset, hatta plak döneminde bile en büyük mesele müziği daha yüksek duyurabilmekti. Sonuçta herkes kendi kaydının en yüksek seviyede duyulmasını istiyor. Niye bilmiyorum… Overcompressing bazen işe yarıyor mu, evet. Benim işlerimde öyle. Ama çoğu işte sadece sesi yükseltiyor.”

ülkemizin önemli ses mühendislerinden Barış Büyük de aynı konudan yakınıyor:

“Kesinlikle çok fazla compress/limiter uygulanıyor ve bence bu, müziği inanılmaz bozuyor. ?arkılarda “dinamik” diye bir şey kalmadı. Bazı şarkılarda (özellikle DJ”lerin yaptığı işlerde) zaten pek fazla dinamiklerde değişim olmadığı için, bu tarz uygulamalarda bu aşırı limitleme durumu çok sırıtmıyor. Ama diğer şarkıların tümünde maalesef müzik dinlenebilirliğini yitiriyor. özellikle kaliteli müzik dinleme sistemlerinde ciddi distorsiyon problemleri duyuyorsunuz ve aslında bu, müziğin de, insan kulağının da doğasına aykırı bir durum. Son dönemlerde aldığım neredeyse tüm yabancı pop ve rock tarzındaki albümlerde bu distorsiyon problemlerini duyuyorum ve gerçekten dinleme zorluğu çekiyorum.

 

 

Bunun en son örneğini Metallica”nın son albümünde (Death Magnetic) gördük. Yurt dışında o albümdeki bu “bozukluk” ciddi tartışmalara yol açtı. Albümün “Guitar Hero” adlı oyundaki versiyonunun, normal CD versiyonundan 10dB daha düşük olduğundan ve kulağa çok daha hoş geldiğinden bahsediyor tüm eleştirmenler, ses mühendisleri, vs. Albümü gerçekten de alıp dinlemek için CD çalarıma koyduğumda inanılmaz bir sesle karşı karşıya kaldığımı söyleyebilirim –tek kelime ile berbat! Daha sonra internet üzerinde yaptığım araştırmalarda bir çok yerde “Stop The Desibel War” (Desibel savaşını durdurun!) başlıkları altında bu albümden bahsedildiğini ve müziğin son dönemde geldiği bu noktanın kesinlikle değişmesi gerektiğinden bahsedilen yazıları gördüm. Metallica”nın bu albümünde mastering”i gerçekleştiren Ted Jensen çok iyi bir mastering mühendisidir. Peki Ted Jensen böyle bir hata yapar mı? Tabi ki bu seviyedeki bir mastering mühendisi böyle bir hata yapmaz! Hatanın birebir sorumlusu işin sahibidir (yani Metallica”nın kendisi, prodüktörü, veya sorumlu her kim ise o). Ted Jensen, bir forumda kendisine yöneltilen Metallica”nın bu albümü konusundaki yetersizliği hakkındaki yazılara verdiği cevapta özetle mix”lerin kendisine gelmeden evvel zaten brickwall limiter”lı halde geldiğini söylüyor. Bu işle kesinlikle övünmediğini ekliyor ve sektörde ses seviyesi ile ilgili olumlu gelişmelere bu albümün hazin durumunun vesile olmasını diliyor.

Maalesef günümüzde “ses seviyesi” konusunda gelinen nokta bu! Dünyanın en iyi heavy-metal gruplarından Metallica dahi bu hatayı yapıyorsa ve yine dünyaca ünlü mastering mühendislerinden Ted Jensen bu işin önüne geçemiyorsa, bizlerin burada bu durumu nasıl değiştirebileceği büyük bir soru işaretinden başka bir şey değil!

 

 

Bana gelen mastering”lerde sanatçıların ilk sorduğu soru “şarkıların seviyesi çok yüksek olur değil mi?” oluyor. Benim cevabım da her zaman şöyle oluyor; “şarkının müsade ettiği kadar olur”. Ve aslında şarkıların seviyelerinin yükselmesi mastering mühendisinin (veya mix mühendisinin) çok etkin olduğu bir şey de değil. Bu tamamen aranje ve şarkıda kullanılan sesler ve bunların yoğunluğu ile ilgili. Bu konuyla ilgili bir anımı anlatayım; Nil Karaibrahimgil”in “Tek Taşımı Kendim Aldım” (2006) albümünde 2 şarkının mix”i (Kamikaze ve Peri) Los Angeles”ın en iyi mix mühendislerinden Dexter Simmons”a ait. Kendisi bugüne kadar Destiny”s Child”dan Beyonce”a, Mariah Carey”den Michael Jackson”a kadar birçok artist ile çalışmış ve mix”lerini yapmıştır. İngiltere”de Metropolis Stüdyoları”nda gerçekleştirilen ve bizzat benim ve ortağım Ozan çolakoğlu”nun da gittiği mastering aşamasında “Peri” adlı şarkının ses seviyesi, “Tek Taşımı Kendim Aldım” adlı şarkının ses seviyesine göre mastering mühendisi ne yaparsa yapsın düşük kalıyordu ve bu konuda yapılabilecek bir şey de yoktu. ?arkıların yapısı gereği, seçilen sesler gereği Dexter”ın mix”ini gerçekleştirdiği şarkı, benim mix”ini yaptığıma göre daha düşük seviyede oluyordu. özetle bu durum tamamen aranje, seçilen sesler ve şarkının yapısı ile ilgilidir. Mix mühendisinin veya mastering mühendisinin elinde olan bir durum değildir. Bunun anlaşılması çok önemli ve sanıyorum benim yaşadığım bu örnek olayı tamamen açığa kavuşturuyor.”

Amerika”da Capitol Records”un mastering mühendislerinden Evren Göknar ise mix”de aşırı limiting veya “plug-in” limiting kullanılmasını tavsiye etmiyor. Bu durumun, miksin kalitesini düşürdüğünü ve tiz frekansları bozduğunu ekliyor:

“Limiting ve yükseklik ayarlarının mastering engineer”e bırakılmasını öneririm çünkü bizlerin ekipmanı daha berrak ve temiz. Ayrıca mix limiting”de daha tecrübeliyiz.”

Chris Gehringer de benzer görüşte:

“Ben, elimdeki projeye muhteşem bir sound katmayı hedeflerim, sadece yüksek ses değil. Bir parça aşırı kompres edildiyse, inanın onu daha yüksek ya da alçak duyurmak için yapacak hiç bir şeyim kalmıyor. Kaydınızı bir sound brick wall”ı haline getirmeyin. Benim, kaydınızı daha yüksek sesli duyurmak için yeterince ekipmanım var!”

ülkemizin önemli ses mühendislerin çağlar Türkmen de yüksek ses savaşlarını “tamamen delilik derecesine varan, artık müziğin bir sanat olma özelliğini neredeyse ortadan kaldıran anlamsız bir yarış” olarak değerlendiriyor:

“Bu konuyu düşündükçe hep beni güldüren ironik bir durum aklıma geliyor. Kompres ve limitleme ile elde edilen bu Desibel yarışının başlangıç sebebi, radyo ve TV yayınlarında insanları daha çok etkileyip şarkının daha çok beğenilmesini sağlamaktı. Günümüzdeki yayın teknolojisinde kullanılan, Desibel arttırmaya yönelik sesi aşırı derecede limitleyen cihazlar sayesinde aslında master olarak çok yüksek bir seviyede olan müziklerin yayından geçince yüksek duyulmadığını, hatta hiç limitlenmemiş ya da çok daha makul seviyede olan masterlardan çok daha düşük volümde duyuluyor. Bu yüzdendir ki, özellikle radyo ve tv”de, 20 yıl önce yapılmış bir AC/DC albümü geçen yıl yapılmış bir Metallica albümünden daha yüksek volümlü ve etkileyici duyuluyor.”

 

 

Bu anlamsız yarışa alet olmadan doğru bildiği yoldan başarılı masteringlere imza atan çağlar Türkmen, kendi çalışma sistemini ise şöyle anlatıyor:

“Bazı problemlerin çeşitli nedenlerden dolayı (duyum sorunları vs.) miks stüdyosunda miksin içinde düzeltilemeyeceğini gördüğüm durumlarda düzeltmeleri kendim rahat bir şekilde yapabilmem için bana baş vuranlardan şarkıların 2 kanala indirgenmiş stereo miksleri yerine, problemleri çözmeye yönelik vokaller ayrı, altyapı ayrı, davullar ayrı, bas ayrı gibi stem”ler halinde aldığım sık sık oluyor. Geçmişte bazı “özel” durumlarda 32 adet stereo stem aldığım bile olmuştur ve bu tür çalışmalarda normalde mastering için harcadığım 2-3 gün yerine 5-6-7 gün harcıyor olmama rağmen, ekstra bir ücret talep etmiyor olmam, çalışmanın adını hala “mastering” olarak devam ettiriyor. Miksler ile ilgili neredeyse hiç sorun olmaması durumunda bile en azından altyapı ayrı, vokaller ayrı olarak çalışma şekli, birkaç yıldır yaptığım mastering”lerin %95″lik bir oranını teşkil ediyor. En sorunlu olarak karşıma çıkan hep vokaller olmuştur. Kayıttaki mikrofon seçiminden kaynaklanan sorunlardan tutun, şarkılar arasında şarkıcının durduğu yer gibi, şarkılar içinde bazı yerlerde yok olması, bazı yerlerde çok fazla olması gibi durumlarla hep uğraşırım. Bütün bu mikslerle ilgili kısımları düzeltirken bir yandan da asıl mastering işlemi için müziği biraz geriden dinlemeye çalışıp, prodüksiyon olarak ne yapmak istediklerine, müziğin tarzına uygun bir şekilde yapılıp yapılamadığını, neler yaparak oraya daha kolay ulaştırabilirim gibi düşüncelerle ufak tefek deneme şeklinde dokunuşlar yaparak aramaya başlarım. Yıllardır geliştirdiğim ekipman”larım sayesinde mikslerin gerçekten ihtiyacı olan işlemi rahatlıkla bulmamı sağlayan, gerektiğinde çok transparan bir zincir oluşturup, gerektirdiğinde de bayağı renk katarak, sıkıcı gibi duyulan bir şarkıyı heyecan dolu bir hale getirebiliyorum. Son on yılım, stüdyomun içindeki  hemen hemen her cihazı ya tamamıyla kendi ihtiyacım için ürettirmekle ya da ciddi modifiyelerden geçirerek kullanabileceğim hassasiyete getirmekle geçti diyebilirim. Tabii bu kadar bol ve hassas cihaz, otomatik olarak süper master”lar yaratmayacaktır ve son on yılım bu kısmı geliştirmekle de geçmiştir. Neye, ne zaman, hangi dozajda, ne uygulayacağımla ilgili (tüp mü, trafo mu, temiz/transistör mü, sature mü, drive mı, dijital mi, analog mu, az mı çok mu gibi…) kafamdan geçen sorular üzerinde çok vakit harcamıyorum. Miksler, çok büyük bir stüdyodan, Protools/Nuendo, SSL, Neve şeklinde de gelse, yatak odası tarzı home studio”dan Fruity Loops”dan da gelse ve aradaki bütün olasılıklar dahil, analog/dijital, amatör/profesyonel, bütçeli/bütçesiz, hangi kaynaktan gelirse gelsin, bir şekilde ihtiyacı olan müdahaleyi 1-2 gün içinde bulabiliyorum.”

 

 

Görüldüğe üzere ülkemiz ve dünyadaki pek çok önemli mastering engineer da, bir mastering engineer”ın yapması gereken en önemli şeyin yüksek ses yaratmak olmadığı; projeye devamlılık ve bütünlük de katılması gerektiği, taze bir bakış açısıyla miksteki belirsizliklerin ve pürüzlerin ortadan kaldırılması gerektiği görüşünde. Robin Sharrock, “The Desibel War” adlı yazısında günümüz müziğinde yüksek ses uğruna, dinamik alan, temizlik ve genişlik gibi faktörlerin heba edildiği görüşünde. Bu fikrini, Depeche Mode”un Music For The Masses (1987) albümündeki The Things You Said parçasının iki kanalı üzerinden açıklıyor: “Şekil 1″de, dinamik alan ve headroom”un yeterince makul olduğunu görüyorsunuz. Kayıttaki tüm detayları apaçık ayırt edebilirsiniz. Clipping ya da distortion izi yok.”

Ama” Playing The Angel albümünden  “Precious” adlı parça için aynı şey söz konusu değil. Şekil 2″ye  göz attığınızda peak”lerin tek bir tanesi bile görülmüyor: “Bütün şarkı o kadar fazla kompres edilmiş ki, kayıtta detaylar kaybolmuş. Ses dalgasında distortion ve clipping var.”

Evet müzik değişiyor, müziğin iyi olması, aranje, miks, melodi, çalım gibi faktörlere göre değerlendirilmeliyken, sesinin ne kadar çok çıktığı en önemli kriter haline geliyor. Alınması gereken, sevilmesi gereken müziklerin önceden dayatıldığı bir sistemde, insanların seçme özgürlüğünden bahsedilebilir mi, bilemiyorum. Metallica bu oyuna gelip, koskoca Ted Jensen buna hayır diyemezken, içimizdeki sesi duymak git gide zorlaşacağa benziyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here