Ana sayfa Donanım Hoporlör Tasarımları ve Transmission Line Teknolojisi

Hoporlör Tasarımları ve Transmission Line Teknolojisi

0

Miks, mastering ve kaliteli sound dendiğinde ülkemiz müzik endüstrisinde akla gelen ilk isimlerden Barış Büyük, hoparlör tasarımları ve transmission line teknolojisi ile ilgili engin bilgilerini sizlerle paylaşıyor.

Stüdyo hoparlörlerinin tasarımında yaygın olarak 3 adet teknik kullanılıyor: Kapalı kabinler,  Port’lu Sistemler (bass reflex) ve Transmission Line. 

1. Kapalı Kabinler:

En basit hoparlör tasarımıdır ve çoğunlukla da en ucuz maliyetli olandır (istisnalar vardır). Sürücülerin yerleştirildiği hoparlörün kabini tamamen kapalıdır, önünde veya arkasında herhangi bir delik (port) yoktur. Bu tasarımların en yaygın örnekleri arasında Yamaha NS-10m ve Avantone Mixcubes’ü sayabiliriz.
Port’lu sistemlerde yaşanan ve port’lardan çıkan ses ile bas sürücülerinden çıkan seslerin zamanlama problemleri sebebi ile oluşan”faz” problemlerinin bu hoparlörlerde olmaması, yukarıda ismi geçen iki ürününün profesyonellerin vazgeçemediği hoparlörler arasına girmesini sağlamıştır. Bu “fiziksel gerçek” sebebi ile alt ve orta frekans detayları port”lu sistemlere göre kesinlikle çok daha iyidir.
Avantajları:
a.Yapımı kolaydır, dolayısı ile maliyeti ucuzdur.
b.özellikle alt ve orta frekanslar son derece detaylıdır.
c.Odaların akustiğinden oldukça az etkilenirler “kısık ses seviyelerinde” derahatlıkla çalışılabilinir.
d.Yakın dinleme için “idealdir”ler.

Dezavantajları:
a.Alt frekanslara diğer tasarımlardaki kadar inemezler.

2. Port’lu Sistemler (bass reflex):

Bu sistemlerde hoparlörlerin ön veya arkalarında delikler (port”lar) olur ve bu delikler sayesinde daha fazla alt frekanslara inilmesi sağlanır. Fakat bu aslında “gerçek” olmayan bir alt frekans cevabıdır!

Bu hoparlörlerin çok büyük bir dezavantajı vardır; oluşturulan bu “sahte” alt frekanslar yanıltıcıdır ve bazı notalarda rezone ederek “uğultulu” bir ses oluşturur. Port”lu hoparlörlerdeki problemleri, özellikle belli bir kulak seviyesine erişmiş profesyonel ses ve kayıt mühendisleri bu bakış açısı ile dinlerlerse, rahatlıkla duyacaklardır. ‹lk etapta oluşturulan bu alt frekanslar dinleyene cazip
gelse de, özellikle mix yapınca alt frekanslarda ciddi problemlerle karşılaştığımızı, bir türlü alt frekanslarıdetaylı duyamadığımız için “sıkı” yapamadığımızı keşfederiz!
 
Bu şekilde tasarlanan hoparlörler, aslında ne kayıt, ne de mix ve mastering için tercih edilecek hoparlör tipi değildir. Gerçekte verebildikleri frekans aralıkları içerisinde (teknik detaylarında yazılandeğerler) alt frekanslardaki “detay” kesinlikle kapalı kabinlerden daha kötüdür. Orta frekanslarda ise port(lar)”dan alt frekanslar ile birlikte “kaçak” olarak çıkan orta frekanslar yüzünden faz problemleri oluşıyor ve bu da orta frekansları doğru ve temiz duymamızı engeller. Aynı faz problemi, alt frekanslar için de mevcuttur.

Sektörde gördüğünüz ve üzerinde delik(ler) yani “port”lar olan pro-hoparlörlerin bildiğim kadarı ile PMC haricindekilerinin tamamı bu tasarımda üretiliyor.
 
Bu konu ile ilgili detaylı bilgiyi Bass Reflex”lerle ilgili Wikipedia”da yazan şu yazıda da görmemiz mümkün (http://en.wikipedia.org/wiki/Bass_reflex#Advantages):
 

Alıntı 1: “Nevertheless the augmentation in bass output is invariably achieved at the expense of temporal integrity of the signal and the build up of more resonances, and as such it can be undesirable in settings where the utmost accuracy of reproduction is desired, e.g. in monitoring facilities, recording studios etc.”
 
Yukarıdaki link”ten yapmış olduğum bu alıntıda, “port”lu tasarımlara sahip hoparlörlerin, aslında profesyonel “ses mühendisleri ve ses-kayıt stüdyoları” için ideal hoparlörler (yani “referans” kabuledilebilecek düzeyde) olmadıkları anlatılıyor.

Alıntı 2: “Because of the complex frequency dependent loading, ported enclosures generally result in poorer transient response at low frequencies than in well-designed sealed box systems.”
 

 
  Yine aynı link üzerinden yapılmış bu alıntıda, kapalı kabinlere göre alt frekansların daha detaysız geldiği anlatılıyor. Yine aynı konu ile ilgili açıklamalar şu link”te de yapılmış;

http://www.macmusic.org/articles/view.php/lang/en/id/67/

Alıntı 3: “…Put your hand up to those ports/holes in the cabinet and you get nice little puffs of air (and sound) every time there is a bass signal. Are they in phase with the signals coming from the woofer? The constructor will swear they are?.. but are they? They are not.”

Burada bahsedilen, port”lu tasarımlara sahip hoparlörlerin bas sürücüden (woofer) çıkan ses ile port”lardan (deliklerden) çıkan sesinkesinlikle “doğru faz”da olmadığıdır. Dolayısı ile duyulan sesin “yanlış”olduğu gerçeğidir.
 

Alıntı 4: “…Do a comparison between a “closed-cabinet (non-ported)” design and a “bass reflex” and you will hear the bass smear and spread of the sounds coming from the bass-flex cabinet. And while most speaker systems are of a similar design, especially hi-fi that love to

give an exaggerated bass, it won’t tell you what your bass frequencies really are. Listen to a bass-reflex monitor system, can you pinpoint the bass? Or is it all wide and floppy? Now do the same on closed monitor; the bass is tighter and more focused as there are only 2 sources, the woofers, no holes front or back. The transients will be better defined as they are correctly aligned giving you the accurate “in focus” picture.”

Yine bu alıntıda anlatılmak istenen “kapalı” tasarımların, bassreflex (yani port”lu) tasarımlara göre çok daha “net” ve “sıkı” bir şekilde altfrekansları duyurduğudur. Bu da biz ses mühendislerinin aslında tam aradığı(net alt frekanslar!), ama maalesef bir çok markada bulamadığı bir sesdir. Port”lu tasarımın zaten ortaya çıkışı, ev ortamlarında “küçük” hoparlörlerden”daha büyük” ses (yani daha fazla alt frekans) alabilme çabasıdır. Ancak, butasarımların “stüdyo” ortamlarına taşın
mış olması ve sektörün de bu tasarımlarasahip hoparlörler ile dolup taşması “tuhaf” bir durumdur.

Kanımca ilk dinlemede”etkileyici” gelmesi, bu tasarımlara sahip hoparlörlerin daha fazla kitle ilebuluşmasına (doğal olarak da daha çabuk satılmasına) ve bu sebeple de üreticilerin bu tasarıma yönelmelerine sebep olmuştur.
 

 

 

Avantajları:

a.Küçük boyutlardaki kabinlerde daha “derin” alt frekanslar (kapalı tasarımlara göre kağıt üzerinde ve hissiyat olarak daha fazla altfrekanslara inebilme durumu).
 
Dezavantajları:

a.Port”lardan kaynaklanan alt ve orta frekanslarda oluşan faz sebebi ile bu frekanslarda “netlik” ve “detay” kaybı.
b.Aldatıcı ve gerçek olmayan alt frekanslar.
c.Odanın akustiğinden olumsuz etkilenme ve bu sebeple de alt frekanslarda akustiği çok iyi olmayan odalarda ciddi “uğultu” problemleri.

 

 
3. Transmission Line:

Bu tasarım ise PMC”nin tüm serileri, B&W (hifi hoparlör firmasıdır) Naitulus serisi gibi hoparlörlerin tasarım tipidir.

Bu tipte kabin içine bir sürü bölme yapılır. Hoparlörün iç kısmında oluşan frekanslardan üst ve ortalar, yine içte kullanılan “özel abzorbe edici malzemeler” ile emilerek, dışarıya çok büyük bir çıkıştan (küçük port delikleri değil)

“sadece alt frekanslar” çıkacak şekilde verilir.

Transmission Line tasarım, en zahmetli ve ar-ge”si (araştırma-geliştirme) en zor olan tasarımdır. özellikle, gerçekten büyük probleme sahip alt frekansların fiziksel anlamda tek gerçek ve doğal çözümü bu teknik ile hoparlör tasarlamaktır. Bu tarz hoparlörler, ağırlıklı olarak “en natürel ve doğru sesi yakalamak” amacındaki mastering mühendisleri tarafından tercih ediliyor. Bunun sebebi bu hoparlörlerin “sadece mastering” amaçlı olmalarından değil, mastering mühendislerinin gerçek ses konusunda fazlaca “hassas” olmalarından ve mesleki durumları gereği “hatalı ses veren hoparlörleri” anında tespit edebilmelerinden kaynaklanıyor. Bu farkı anlayabilen (veya duyabilen) ses mühendisleri de zaten stüdyolarında transmission line tarzında hoparlörleri kullanıyorlar (örnek; Londra Metropolis Stüdyoları ve Abbey Road Stüdyoları).

Transmission Line teknolojisi ile üretilen hoparlörlerdeki transmission line çıkışı, sanki orada bir bas sürücü varmış gibi çalışıyor ve bu teknolojide “sahte” alt frekanslar değil, tam tersi en gerçekçi sese ulaşmaktır amaç.

Transmission Line”ın en önemli özelliklerinden birisi de her ses seviyesinde (port”lu sistemlerdeki gibi kabin içinde ciddi problemler oluşmadığı için) aynı sesi vermesidir. Bu cümleyi (her ses seviyesinde değişmeyen ses) sektördeki neredeyse tüm hoparlör üreticileri kullanıyor. Ancak fiziksel yapıları gereği maalesef port”lu sistemlerde böyle bir durumun gerçekleşmesi imkansızdır!

Bir çok sefer mastering için bulunduğum Londra”daki Metropolis Stüdyoları”nda, mastering engineer”lar PMC”lerle gayet kısık volume”da çalışıyorlar ve tüm range”i rahatlıkla ve çok net bir şekilde duyabiliyoruz. Port”lu sistemlerde kıstıkça alt frekanslar çalışma prensibi gereği kısılıyor. Ve biz de mecburen sesi açarak mix veya mastering yapmak durumunda kalıyoruz. Bu da özellikle aşağıdaki sebeplerden ötürü çok ciddi bir problemdir:

1. Kulaklarımız için,

2. Odanın akustiği yüksek volume sebebi ile devreye girdiği ve artık sadece hoparlörden gelen sesi değil, odadaki dönüşleri de duyuyor olduğumuz (ve dolayısı ile de detayı kaybettiğimiz) için,

3. Kulaklarımızın belli bir ses seviyesinden sonra hem normal duyumunda eksilmeler olduğu, hem de çok çabuk yorulduğu için (yani uzun süreli çalışamama ve yorulma durumu).

Sonuç:
Transmission Line teknolojisine sahip ürünleri sektöre sunmak her firmanın yapabileceği bir iş değil. Ve bu teknolojiyi kullanan firmaların da teknolojisi gereği ürünleri yüksek fiyatlı oluyor (Pro”da bunu becerebilen tek firma benim bildiğim kadarı ile PMC). Bu farkı da dinlediğinizde rahatlıkla anlıyorsunuz “ister çok kısık dinleyin, ister çok yüksek” aynı sesi her volume”da alabiliyorsunuz ve bu doğal bir ses, yapma değil!.. (yine de odanın akustiğinden kapalı sistemler kadar az etkilenmiyor; “port”lu sistemlerden daha iyi, ancak kapalı sistemlere göre odanızın akustiği yine önem kazanıyor).

Yine bu tasarıma sahip hoparlörlere bir örnek de Transmission Line konusunda ciddi yazılara sahip “George Augsberger”in büyük stüdyolar için özel yapım üretmekte olduğu ve özellikle R&B mix”leri yapanların vazgeçemediği hoparlörleridir.

Bunları Los Angeles, Pacifique stüdyolarında dinleme şansım oldu ve gerçektende etkileyiciydiler.

Bu bilgiler ışığında senelerdir dinlediğim bir sürü pro, high-end hi-fi, vs hoparlörlerin içinde biz profesyoneller için akla, mantığa ve kulağa en yatkın olanının PMC (veya benzeri transmission line tasarıma sahip hoparlörler) olduğunu söyleyebilirim.
Avantajları:
a. Hoparlör konusunda bilinen en iyi tasarım.
b.Her ses seviyesinde “gerçekten” eş değer bir duyum.
c.Aynı boyutlardaki port”lutasarımlara göre daha fazla alt frekanslara inebilmesi.
d.Hoparlör üzerindeki geniş ve büyükdelikten çıkan sesin bas sürücü ile doğru fazda çalışması, yani herhangi bir şekilde faz problemi olmaması.
 

Dezavantajları:

a.Yukarıdaki iki tasarım tipine göre yapılması en zor tasarım.
b. Kapalı tasarımlara göre olumsuz oda akustiğinden daha fazla etkilenme.

PMC ile ilgili kısa bilgi (ve amplifikatörler):

PMC, amplifikatör olarak DB1 ve TB2 serileri haricinde “Bryston” kullanıyor (hoparlörlerine göre modifiye ediyorlar. Bu sebeple de Bryston by PMC yazıyor üzerlerinde). Bryston”ın en ucuz amplifikatörü olan 2B modelinin İngiltere satış fiyatı 2.100 GBP”dir.

Bir çok hoparlör firması (hatta neredeyse tamamı diyebilirim) hoparlörlerin içinde çok kötü amplifikatörler kullanmakta (bir çoğu da maalesef “dijital” amplifikatör kullanıyor. Bunları biz bir çok kez teknik serviste (içini açıp -kullanılan malzemelere, tasarım şekline vs. bakarak) gördük, şahit olduk. Bir hoparlörden iyi ses gelmesi sadece hoparlörün kalitesine ve tasarımına da bağlı değildir. ‹çinde kullanılan (veya dışında) amplifikatör de en az hoparlör kadar önemlidir ve maalesef çoğu aktif hoparlör markasının ürünlerinde kullandığı amplifikatörler hakikaten kullanılamayacak kadar kötü!

Bize “aktif hoparlör” diye üzülerek söylüyorum ki “yediriyorlar”!..

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here