Ana sayfa İnternet Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar

Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar

0

Dünya keyifli bir yer olsaydı, belki kimse keyif verici madde kullanmaya ihtiyaç duymazdı. Ve dünya parlak bir yer olsaydı, muhtemelen “Glam Rock”doğmazdı.
 

Tepemize inen toplumsal rollere, nerede nasıl davranacağımızı söyleyen koca ağızlara, “kadınlar şöyle oturur, erkekler böyle yapar” diyen saçma sapan kalıplara elinin tersiyle koca bir tokat çakan Glam Rock, müziğin ötesine geçmiş bir fikri duruştu aslında… Tüm o formal tek düzeliğe ve siyah beyaz gerçekliğe inat, Glam’ciler parlak makyajları, kadın-erkek ayrımını silen tavır ve kıyafetleri, boyalı dünyalarıyla, bir nevi masal kahramanı gibi gezerlerdi. Aile büyüklerinin ise kabusuydular tabi.
 

 
İnsan aklı, farklı gördüğünü yuvarlayıp kalıplaştırmayı pek sever. Glam rock denildiğinde de “şu karı kılıklı, perma saçlı, taytlı adamların müziği” diyip geçen çok olur. 80’li yıllara damgasını vuran, parti yapmayı seven, kadınlar ve seksten bolca bahseden bu maço tavırlı ama kadınsı görünümlü gruplar aslında glam rock bile değil, glam metal’dir; diğer bir değişle hair rock’tır. Glam rock ise 70’li yıllarda İngiltere’de fişeklenen, David Bowie, T. Rex ve Roxy Music ile parlayan bir fenomen. Yerleşik değerlere, iki yüzlü ahlakçılığa, “normal olan doğrudur” anlayışına atılmış en “zarif” yumruk. Gençleri fazlasıyla etkilediği için şiddeti en sert yumruktan daha çok olmuştur ama “zariftir” yine de… çünkü onunla beraber kadınsı bir eda, tüm müziğe, kıyafetlere ve tavırlara yansımıştır. Kadınsı ve küstah…

Tabi ki sistem, kendinden farklı olanı sapık ve ahlaksız olarak damgalamaktan geri durmayacaktı. Oysa cinsiyetler arasındaki erime ve androjen benliğe özlem, sadece sapkın bir eğlence anlayışı değildi. Farklılıklara hoş görü gösterilmesi, ötekileştirme hastalığının son bulması, iktidar ve ego mücadelelerinin anlamsızlığı, Glam’cilerin dikkat çektiği başlıklardı…

 

70’lerin sonunda David Bowie’nin yarattığı muhteşem sahne karakteri, uzaylı Ziggy Stardust’ı kendi elleriyle öldürmesine gelince… Bu aslında Glam Rock’ın intiharıydı… 80’lerde glam’in dönüşeceği hali görmek istememişti belki Ziggy… Erkenden ve pırıl pırıl parlayarak, geldiği gibi terk etmişti dünyayı… çünkü Bowie biliyordu, popüler kültür, glam’i de moda haline getirip, içini boşaltıp, kendine hizmet eden bir tüketim nesnesi haline getirmekte gecikmeyecekti. 80’li yıllarda glam rock’ın Amerika’ya yansıyan “hair rock/glam metal” yüzünün “haydi parti zamanı, eğlenelim, coşalım,” içeriğinden öteye gidememesi de bunun kanıtıydı zaten… Yine de tamamen içi boşalmıştır diyemeyiz, çünkü 80’li yıllardaki konzervatif Ronald Reagan Amerikası’nda eğlenmeyi yücelten, rujlu adamların sert müzikler yapması bile ahlakçı tekdüzeliğe atılmış bir yumruktu, çok sağlam bir yumruk olmasa da…
 

 
Bowie’nin kostüm vari kıyafetleri, androjen halleri tabi Ziggy’den sonra da onlarca grubu etkiledi. O dünyayı kasıp kavura dursun, Türkiye’de ise Zeki Müren, inanılmaz işlere imza atıyordu. Mini etekleri, 30 santim apartman topukları, makyajı ile bu denli homofobik bir topluma kendini nasıl kabul ettirebildiği ise tam bir sihirbazlık işi ve başlı başına ayrı bir yazı konusu. Tabi şunu hiç çekinmeden söyleyebilirim ki, Zeki Müren’de de Glam’cilere özgü deli cesareti mevcuttu. Yine de aşırı kibarlığı ve nezaketi ön planda tutarak toplumu alt üst eden anarşik bir tavır sergilemediği için tam anlamıyla glam demek de doğru olmaz. Şarkısında söylediği gibi gökyüzünde yalnız gezen bir yıldızdı ve yeryüzünde yapayalnızdı…

 

Gelelim Bowie’nin efsane sahne şovlarına… Onun konserine gidenler her gün gördükleri şeylerden farklı, özel bir ayinin parçası olurlardı. Küçüklüğünden beri sahne sanatlarına meraklıydı zaten Bowie. Gündelik apartmanlara sinen o yemek kokularının aksine, tiyatro salonunun kendine has kokusunu derin derin çekerdi içine… O gizli dünyanın izini sürmek için antredeki süslü duvarlara, afişlere, oyunlardan çekilmiş fotoğraflara, camekanlara konulmuş parlak kostümlere, sihirli bir küreye bakar gibi dalardı. O resimlerdeki insanlar, herkes gibi değillerdi. özeldiler. O da “özel” olacaktı. Sahnenin büyülü, renkli, kendine ait garip gerçekliğini, daha doğrusu yapaylığını seviyordu. Dışarısı o kadar sıradan ve sıkıcıydı ki, çirkin yüzlü gerçeklik yerine estetik yapaylık ona daha çekici geliyordu. Normalde olduğundan daha yüksek sesle, daha büyük jest ve mimiklerle hareket eden sahne insanları ve onların yaptıkları abartılı makyajlar, giydikleri kabarık kostümler, ilerde Bowie’nin kendi dünyasını nasıl çizeceğini de belirliyordu aslında… Hiçbir David Bowie konseri (hatta gösterisi de diyebiliriz) gündelik hayatın sıradanlık lekesini taşımayacaktı üstünde.
 

 
Bowie gibi Glam sanatçıları, tam bir gündelik hayat düşmanıydı… Otobüse yetişmeye çalışan insanlar…Hayatlarını değiştiremeyip sürekli eşyaların yerini değiştiren ev kadınları… Kendilerini adayabilecek başka hiçbir zevki olmadığı için tamamen kafayı çocuklarına takan aşırı evhamlı anneler… Kendi hayallerini gerçekleştiremeyip yüzme takımına giren oğlunun üzerinden tatmin olmaya çalışan babalar… Birbirlerini aldatan ama komşulara mutlu aile tablosu çizen ahlaklı eşler… Sabahtan akşama kadar çalışan, evine geldiğinde tek arzuladığı şey uyumak olan modern köleler… Gerçek denilen bu gündelik hayat o kadar çirkindi ki yapaylıktaki ışıltıyı, pürüzsülüğü ve sahteliği arıyordu Bowie hep. Herhangi biri olmaya dayanamıyordu. O yüzden David Bowie oldu…

Siyah beyaz kısır dünyanın renkleriyle oynamak, kendi arızasını damlatmak isteyen David Bowie ve takipçileri sapıklıkla, ahlaksızlıkla, toplumu zehirlemekle suçlandı… Oysa yazının başında dediğim gibi dünya parlak bir yer olsaydı, muhtemelen “glam rock”doğmazdı. Tabi dünyanın neden bu kadar karanlık, renksiz ve ışıksız olduğunu sorgulamak bazılarının hiç işine gelmiyordu. çünkü parlayan bir ateşi söndürmek, yakmaktan her zaman daha kolaydı…

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here