Ana sayfa Sektörden Gerçek Bir Müzikalin Perde Arkası

Gerçek Bir Müzikalin Perde Arkası

0
Kadıköy Moda’daki Oyun Atölyesi’nde sergilenen “7”( Şekspir Müzikali) gerçek bir müzikal deneyimi yaşattı bize. Müzik, baş rol oyuncusu olarak adeta vucüda gelmiş, sahnede, hatta içimizde dolaşıyordu.
Ortaokul yıllarımda bir operaya gitmiştik. Sahnedeki oyuncuların ne dediğini anlamak mümkün değildi. Sözler, sesler birbirine giriyordu. Hele koro şarkı söylemeye başladığında, inanılmaz bir ses kirliliği başlıyordu. Kulaklarımda kötü bir tını, aklımda kötü bir opera imajıyla oradan ayrılmıştım. O yüzden özellikle opera ve müzikal gibi türlerde çok titiz olunması gerektiğini ve ses mühendisinin oyuncu hatta yönetmen kadar önemli olduğunu düşünürüm, çünkü dünyanın en iyi sesli, en harika oyuncusu bile olsanız, sesiniz izleyiciye doğru ve güzel gitmezse, bütün emekleriniz, çöp olur bir anda…

Geçtiğimiz günlerde, Kadıköy Moda’da ki Oyun Atölyesi’nde sergilenen “7 ?ekspir Müzikali” ise gerçekten tam anlamıyla bir müzikal deneyimi yaşattı bize. Müzik, baş rol oyuncusu olarak adeta vucüda gelmiş, sahnede, hatta  içimizde dolaşıyordu.

 

 

Haluk Bilginer başta olmak üzere, tüm oyuncuların başarısı, muhteşem sesler ve parçaların güzelleği, başlı başına bir taktir konusuydu ama bizler ses mühendisi Oben Fıstıkoğlu’nu da ayakta alkışladık çünkü her sesin, her notanın bu kadar tane tane duyulması, en ufak bir kakafoni, feedback gibi bir sorunun yaşanmaması, onun sayesindeydi. Tolga çebi’nin yazdığı büyülü şarkılar, Oben Fıstıkoğlu’nun yönettiği ses sitemi ile birleşince, üstüne oyunculuklar da şahane olunca, bizlere sadece zevk almak ve yükselmek düştü…

Yüzyıllardır, dünyanın dört bir yanında Shakespeare’in eserleri, bin bir çeşit versiyonla oynanmaya devam ediyor ve efsane, gücünden hiçbir şey kaybetmiyor.  Biliyorsunuz, onun oyunlarından uyarlanmış pek çok müzikal de mevcut. Ama bu müzikal başka… Oyun Atölyesi bir ilki gerçekleştiriyor ve Shakespeare’in farklı eserlerinin kolajından oluşan yeni bir metin oluşturuyor.

Oyun, erkeğin yedi çağını anlatıyor: Bebeklik, çocukluk, gençlik, askerlik, orta yaş, ihtiyarlık ve sonra da ölüm… Yönetmen Kemal Aydoğan,bu yedi çağa uyabilecek şekilde Shakespeare’in tüm eserlerinden ve sonelerinden uygun bulduğu ne varsa seçiyor ve bir kolaj yaratıyor. Bu metin, bestelenmek üzere Tolga çebi’ye teslim ediliyor. Müzikalin başrolünde Haluk Bilginer var. Kendisine sahnede Tolga çebi önderliğindeki orkestranın yanı sıra Evrim Alasya, Selen öztürk, Zeynep Alkaya ve Tuğçe Karaoğlan eşlik ediyor. Dilerseniz gerisini Tolga çebi ve Oben Fıstıkoğlu’ndan dinleyelim:
Tolga çebi Müzikleri Anlatıyor…

Sound Dergisi:
Siz müziğin pek çok alanında (dizi, reklam, öğretim görevliliği gibi) emek veren bir müzisyensiniz. Ancak oyun müziklerine imza atmak çok ayrı bir deneyim olsa gerek. Daha önce Azrail’in gözyaşları ve Othello gibi oyunlarının müziklerine imza attınız. Hatta Afife Jale, En İyi Sahne Müziği ödülünüz de var. Bize tiyatro için müzik yapmanın nasıl bir disiplin gerektirdiğini anlatabilir misiniz?

Tolga çebi: Tiyatro müziği yapmanın en iyi tarafı, aynı anda birkaç sanat dalıyla ilgili bilgi ve fikir sahibi olabilmenizdir. Edebiyat, dramaturji, hareket, dans, koreografi, ışık, dekor, kostüm, müzik dramaturjisi ve daha bir sürü dal… Müziğin de tiyatro gibi dramaturjisi var ve ben bunu, işimi yapmayı sürdürdükçe daha da iyi keşfediyorum. Dönem müzikleri, rock, caz, sanat müziği, halk müziği, klasik müzik ve daha bir çok tür var. Ben, müziğin çeşitli alanlarında, tür ve tarz  olarak çalışmaktan çok mutluyum. Bir nevi kendi okulumu ve hocalarımı kendim bulmuş gibi oldum. Tek fark, buradan mezun olamazsam, hayatım boyunca burada okurum ve hiç sıkılmam, çok da iyi olur! Oyun müziklerinin yapımı, diğer işlerin(film, dizi, reklam jingle’ı)yanında bence daha zor. öncelikle drama ve dramaturji bilmek gerekiyor ki bunu tiyatrodan daha iyi öğrenebileceğiniz yer çok azdır. Kanımca bazı müzisyenler, bunun için bazı okulların film müziği bölümlerine gidiyorlar. Tabii ki o da önemli ama tiyatroda bunu bire bir tecrübe etmek bambaşka bir şey. Rus besteci Dimitri Schostakovitch yıllarca Meyer Tiyatrosu’nda piyano çalmış, oyun müzikleri bestelemiş ve bunun kendi sahne müziğini yapmak için harika bir okul olduğundan bahsetmiş. Ayrıca en sevdiğim kompozitörlerden biridir. ?u kadarını söyleyeyim, albüm prodüksiyonlarından bu kadar keyif almıyorum çünkü piyasa koşullarına daha fazla bağlı bir vaziyet var orada. Burada ise daha buluşçu, özgür ve yaratıcı olabilirsiniz (elbette kendi sınırları içinde).

 

 

S: “7” Şekspir müzikaline dönersek, metinler elinize geldiğinde, hangi söze, ne tür bir müzik yapmaya karar verdiniz?

T.ç.: Metinleri ilk gördüğüm andan, besteleme aşamasına geçene kadar, bunun nasıl mümkün olabileceğini düşündüm durdum çünkü bu kadar zor bir  metinle hiç karşılaşmamıştım. Sözleri değiştiremezdim ve hiç biri şarkı sözü değildi. Her ne kadar bazı soneler şiir tadında da olsa, anlatımcı bir tarzı olan (haklı olarak) bu çeviride, birkaç tanesi hariç soneler uzun ve de uyaksızdı. Oyunlar da tiratlarla doluydu… önce yapılamayacağını düşündüm. Sonra da bu fikiri kafamdan tamamen çıkardım ve çalışmaya başladım. Her bir şarkıyı bir  kısa oyun olarak düşünerek, yönetmenimiz Kemal Aydoğan ile o şarkının öncesini, sonrasını, içini, nasıl bir oyun kuracağımızı, ne anlattığımızı defalarca sorguladım. Müzikleri ben ne kadar yapmışsam, Kemal de o kadar yapmıştır. Aynı şekilde kolajı ne kadar Kemal yaptıysa, ister istemez ben de sağından solundan bulaştım çünkü ortada oyunu olmayan bir metin vardı. Haluk ağabeyin çevirileri de dahil olmak üzere tamamen ortak bir kafa ürünüdür bu eser. O yüzden bu oyun güzelse, müzik kötü olamaz. Ya da tam tersi çünkü bu eser ortak bir aklın ürünü olarak, anlaşarak ortaya konulmuştur. Oyundaki müzik ile ilgili şunu konuştuk: Kendimiz olmaktan korkmayacağız, gereksiz yere ucuzluklarla içini doldurmayacağız, bir insanın doğumu ve ölümünü anlatan bir esere, tür kaygısı sokmayacağız… Mesela oyundaki arabeskler, batı müziğinin içine de gizlendi. Apaçık kendilerini gösterdikleri yerler de var. Bolca rock ve balad da var, caz da var. Tipik bir tür  kaygısı gütmek ya da bir tür belirlemek, oyunu hiç anlamamak olurdu. Oyuna rağmen müzik olurdu. Ben bu oyunda sözlerin müziğini yaptım. Hayalimdeki müziği değil. Ne zamanki sözleri anladım,o benim hayalim oldu ve müzik geldi.

S: Tüm düzenlemeleri bilgisayar ortamında mı bitirdiniz?

T.ç.: Evet, tüm düzenlemeleri bilgisayarda yaptım. Cubase ve Logic kullanıyorum… Ev stüdyomda yaptım demoları. Daha sonra orkestra ve oyuncularla yeni şeyler ekledik çıkardık. O kısım anlatmakla bitmez, çünkü hala bitmedi ve hiç bitmeyecek. çalışmaya devam! Bilgisayarla çalışmaktan her ne kadar hoşlanmasam da, ne kadar kurtarıcı ve yararlı olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Orada da iyi bir doz ayarlamak gerekiyor sanırım. Yani bestelerin kendisi ve düzenlemeleri evimde yaptığım şekildedir. Bunun üzerine ise orkestranın ve oyuncuların harika katkıları olmuştur, hala da oluyor.
 

 

 

S: Bu düzenlemeleri ve besteleri yaparken ne tür bir ekipman kullanıyorsunuz?

T.ç.: Cubase 4 ve Logic 8 ve plugin’ler kullanıyorum. Ama en çok sevdiğim ses modülü hala Roland JV 2080 sesleridir. Ne kadar eski de olsa, ister film, ister dizi, ister prodüksiyon olsun; hala onu kullanabiliyorum. 5 telli Yamaha elektro kemanım ve Close marka bir akustik kemanım var. Yamaha’ nın eşiği sağlam yapılmadığından dolayı, almamdan yaklaşık bir  yıl sonra tamir edilemeyecek şekilde dağıldı. Amerika’dan aldığım için garanti sorunu yaşadım. ?u an 20 dolarlık bir Kore malı manyetikle ses alıyorum. Elektro kemanın orijinal manyetiğinden daha dengeli bir ses olduğunu söyleyebilirim.. Cubase’e gelince… 4 daha yeni çıkmışken hemen ardından 5′ i çıkarmaları sadece beni değil Cubase kullanan lisanslı alıcıların hepsini bıktırdı. Stüdyo monitörlerim aktif Alesis’ler. Bunun dışında Yamaha’nın yeni çıkardığı Motif XS6 ve Nord’ un 88 tuşlu klavyeleri ve Roland A33 MIDI klavyemle mutluyum. İnanın evde yaptığım bazı kayıtlar o kadar iyi oluyor ki, stüdyodaki ekipmanlarla, canlı enstrümanların bazılarının farkının anlaşılması çok zor. Ama bu, her zaman geçerli bir yöntem değil. Müziğin türüne, kullanılan enstrümanlara, nasıl kullanılması gerektiğine göre değişir… Apogee Duet ses kartımı Logic’le birlikte Mac Book Pro bir laptop’la kullanıyorum. Apogee Duet hakikaten harika bir kart. Akustik gitarım, 35 liralık bir Sanchez! Komik ama çok işi yarıyor. Bir tane de Chord marka elektro gitarım ve amplisi var. Tabii ki bunların çok iyi ve kalitelileri de var ve çok güzeller. Onları da kullanıyoruz, ama müzik sestir. Ses güzel ise güzeldir, nereden çıktığına göre fiyatı dışarıda artar; sizin evinizde ya da çalışma odanızda değil(gülüyor). Motu 828 MK2 marka bir ses kartım daha var. Onu da PC ile kullanıyorum ve çok memnunum. Sorunsuz bir cihaz.

S: Bu müzikalde beraber çaldığınız orkestra üyelerini hangi kriterleri baz alarak seçtiniz?

T.ç.: önce bas gitarist Aziz ?ahin’i buldum. Aziz, çok iyi bir dostum ve bence Türkiye’nin en iyi basçılarından biridir. Bu işte bana inanılmaz yardımcı ve destek oldu. Sonra Uğur Akyürek(keman-gitar-klavye) katıldı. Uğur çok genç, çok yetenekli ve başarılı bir müzisyen. Davulcumuz Atakan Kundak ve gitarcımız çağdas özmen de Uğur’un arkadaşlarıydı ve böylece kemik ekip kuruldu. Atakan ve çağdaş, geldikleri günden itibaren işi kendi işleri gibi gördüler ve sahiplendiler. Alaturka enstrümanlar kanun ve ud için, Göksel Baktagir ağabeye başvurduk. Dedik ki bizi bırakıp kaçmayacak, ağır provalara dayanabilecek yiğitler var mıdır?(gülüyor) Bize Volkan Kırımlıoğlu’nu(kanun) tavsiye etti.. İyi ki de öyle oldu. Volkan da ud için Kaan İçli’yi tavsiye etti. Kaan da bizi dönüşümlü çalacakları Ramazan  Söyler ve Baha Yetkin ile tanıştırdı ve son olarak, Tolga ünaldı’nın bize tavsiyesi olan perküsyoncu Kerem Kırca aramıza katıldı. Güzel olan şu: Herkes çok çalıştı; uyum göstermek için çok çabaladı ve 6-12 saat civarı süren bir dolu provaya katlanıp… Yok aslında katlanıp demeyeceğim çünkü öyle istekli geldiler ki…  Normalde bu kadar uzun saatler süren provalara alışık değildir müzisyenler. Ama bu işe hepsi katkı verebileceğini, kenarda çalan bir orkestra olmadıklarını, oyuncunun sesi olduklarını anladılar ve oldular. Bu zor işi başardıkları için onlara minnettarım. Ayrıca ses mühendisimiz Oben Fıstıkoğlu’na ne kadar teşekkür etsem az. Tek masa ile(biliyorsunuz böyle durumlarda iki masa gerekir, biri sadece müzisyenler ve oyuncalar için içe bakar, biri de seyirci için dışarıya giden sese bakar)bütün bu işin altından kalktı.

S: Kadın oyuncuların sesleri, parçaların tonları nasıl ayarlandı?

T.ç.: Seçtiğimiz kadın oyuncuları, sadece ses olarak değil başka dengeleri de gözeterek seçtik Yani en iyi şarkı söyleyenler kazanmadı. Hareket, ses, diğer seslerle olan uyum, oyunculuk ve daha bir çok kriter vardı. Biz iyi bir denge yakaladığımızı düşünüyoruz. Kızlarımız harika ve çok çalışkanlar. Müzikali baştan itibaren Haluk ağabeyin tonları üzerine kurdum. Bu yüzden kızlar aramıza katılınca, ciddi bir transpoze durumu yaşandı. Tonların kendilerine özgü renkleri ve tınıları vardır. Yani bir şarkıyı “la” tonundan çalmakla “si” tonundan çalmak mantıken aynı olsa da, duyumda farklılaşır. Bu duyumlar ve tınılar, yazdığınız melodi ve akor yapısına göre değişir örnek vermek gerekirse “si” tonu, “la” ya göre daha parlak ya da mat olabilir. Bu bakımdan şarkının bestelendiği ton çok önemlidir. Besteci, şarkının gerçek hissiyatını orijinal tona göre düşündüğü için,ton değiştiğinde daha evvel mat olan bir yer parlak ya da tam tersi olabilir. Bu yüzden transpoze hoş bir şey değil ama gerekli. Biz de elimizden geldiği kadar az transpoze ile sorunu çözmeye çalıştık. Ama transpozeden kaçamadığımız çok parçamız da oldu maalesef. Yeni bastan düzenlemek zorunda kaldığım parça da çok oldu. Rock  bir beste, neredeyse sanat müziğine döndü  mesela. Belki müzikal anlamda bunlar bazı hisleri değiştirdi. Yani şarkının orijinali belki daha güzeldi. Ama oyunun genel ruhu dahilinde öyle olması gerekti. Bir sürü parçayı kestik, attık, değiştirdik. Sadece oyundan çıkarılan şarkılarla yeni bir müzikal yapabiliriz. Yapılacak bir şey yok. Anlatmak istediğimize ne hizmet edecekse, o olmalıydı. Ortada çok ciddi bir metin  var, büyük bir ustanın laflarını müzikle anlatıyoruz. Bu yüzden amaç sözün anlamını müziğe aktarmak, sözün müziğini yapmaktı. Yoksa oyunda şarkıcı kullanırdık, niye oyuncu kullanalım. Seyircinin müziğe dalıp oyunu kaçırmaması için elimden geleni yaptım. Bunlar müzikal anlamda yaptığım bestelere zarar da verse…  Oyunculara şarkıcı gibi şarkı söylememeleri gerektiğini anlattık ve bu konuda çok çalıştık. Bu mantığı anladıktan sonra, çalışmak yeterli oluyor. Ama bu mantığın anlaşılması çok da kolay olmuyor, çünkü alışılagelmiş müzikal oyunculuğundan daha farklı. Kızların performansları ve çalışma disiplinleri harika. Haluk ağabey ise inanılmaz zor şarkıların altından, öyle bir kalktı ki…Nefes almaya yer kalmayan bir müziğin içinde o nefesi ne ara aldı, ne ara söyledi, ne ara yorumunu yaptı, ne ara anlattı bize lafı…Yetenek, disiplin, tevazu, yani harika bir adamla çalıştım. Böyle bir usta da bana güvendi bu işte.


 

 

S: İzleyiciyle ilk buluştuğunuzda neler hissettiniz?
T.ç.: İzleyici bizi şaşırttı. Beklemediğimiz yerlerde, beklemediğimiz tepkiler aldık. Asıl şaşırtıcı olan, seyircinin büyük kısmının gösterinin gidişatını bozacağı endişesiyle şarkı ve çağ geçişlerinde, alkışlamaya korkuyor olması. Bu çok enteresan..Tutuyorlar kendilerini. Halbuki böyle bir tercihimiz yok. Alkışlarlarsa bekliyoruz, yoksa devam ediyoruz… In ear sistem kulaklıkla çalıştığımız için dışarıdaki atmosfer ile farklı hissediyoruz. Yani bu oldukça zor bir durum orkestra ve oyuncular için ama teknik bir takım sebeplerden ötürü (salonun, sahnenin boyutları, darlık ve telsiz headset’ler gibi) normal monitör yerine, in ear (kulak içi monitör) kullanmak durumundayız. Ama teknik meselelerde her gün biraz daha ilerliyoruz…

S: Sahnede çaldığınız enstrümanlardan bahsedebilir misiniz?

T.ç: Ortada bir multi müzisyenlik durumu var. Sahnede blok flüt, mandolin, elektrik keman, akustik keman, kanun, ud, bas, e-bow, bas, elektro gitar, akustik gitar,18 inç davul seti, perküsyonlar(yaklaşık 20 parça: kajon, bongo, konga, ziller gibi ) ve dört klavye var. Herkes kendi enstrümanı dışında da bir şeyler çalıyor. O sırada neye ihtiyaç varsa, onu alıp çalıyoruz, bunları aramızda bölüştük. Ayrıca oyuncular da bize eşlik ediyor. Sahne gerisinde Tuğce Karaoğlan klarnet çalıyor. Diğer kızlarımız da vurmalı enstrümanlar, zil, kastanyet gibi. Mesela Zeynep Alkaya keman çalabiliyor. Selen özturk hem piyano hem de gitar çalıyor. Zeta marka elektro akustik bir kemanımız daha var mesela.

S: Provalarda en çok hangi konuda zorlandınız?

T.ç.: Provada en çok zamanın yetmemesinden korktum çünkü iki aylık provanın bir ayı ses problemlerini halletmekle geçti. Bize kaldı 1 ay. Geceli gündüzlü çalışarak yetiştirdik. Bizi en çok ses zorladı bence. Ama Oyun Atölyesi’nin bu konuya profesyonel bakışı ve Oben’in çok ısrarlı çalışması, pozitif motivasyonu sayesinde bu işi çözdük.

Oben Fıstıkoğlu, tiyatroda tonmaysterlik ve oyundaki ses sistemini anlatıyor…

Sound: Nasıl her şey bu kadar net ve duru duyuluyordu?

Oben Fıstıkoğlu: Her şeyden önce sahne üzerinde 8 sabit müzisyen, 5 hareketli oyuncu, toplamda 48 kanal  ve 80’e yakın birçok farklı tarzdaki parçanın olduğu bir işten bahsediyoruz. Bu ses netliğinin büyük bölümü, kontrollü ve temiz çalan müzisyenlere ait. Ayrıca iki ay boyunca provaların eksiksiz ekipmanla yapılmasından dolayı çalan müzisyenlerle birlikte onların çalımları ve enstrümanlarını daha yakından tanıma şansı yakaladım. En başta bu bana her şeyi miks içerisinde yerli yerine koyabilme şansını sağladı. Yani kısacası çalıştığımız ses seviyesi, müzisyenlerin profesyonelliği, biraz bilgi ve deneyimle bu netliği sağlamak mümkün.

S: Daha önce eğitimini aldığınız pek çok şeyin üstüne bu deneyim, doktora gibi oldu diyorsunuz.

O.F.:  Her şeyden önce iki ay boyunca insan ömrünü anlatan bir oyunun provasında bulunuyorsunuz. Bir Shakespeare var işin içinde tabii, bu işin doktora gibi olmaması mümkün değil(gülüyor). Yaklaşık 10 senedir yapıyorum bu işi. Bu zamanın yarısı, eğitim aldıktan sonrasını kaplıyor ki bu, kazandığım deneyimleri daha olgun bir şekilde sindirdiğim bir süreç. Fakat 2 aylık prova süreci içerisinde kitapta yazan bilgiyi daha fazla deneyimleme şansı elde ettim. Bu da soru işaretlerimin azalmasını sağladı. Bu işin deneyim aşamasının ömür boyu bitmeyeceğini düşünürsek bu müzikal, genel olarak hayatımdaki önemli deneyimlerden biri oldu. 80’e yakın birçok tarzdaki parçanın hemen hemen her biri farklı mikse ve her perdede farklı ses seviyesine sahip.

Oyuncular nasıl kendi metinlerini ezbere biliyorsa ben de her parçanın dengesini ve seviyesini ezbere biliyorum. Oyun iki saate yakın sürüyor ve her oyunda bu otomasyonu aynen uygulamak, iş konsantrasyonum ve otomasyon kontrolüm için harika bir deneyim olmayı sürdürüyor.    
S: Tolga çebi ile nasıl bir iletişim kurdunuz?

O.F.: Tolga çebi deneyimli bir müzisyen olduğu için iletişim kurmamız kolay oluyor. Herkes kendi uzmanlığı içerisinde birbirine çok müdahale etmeden çalışıyor. Tolga müziğin istediği duyguyu bana doğru bir şekilde anlatıyor bende onu teknikle yorumluyorum. Bu hepimiz adına çok doğru ve profesyonel bir çalışma tarzı olmanın yanı sıra işin kalitesini de yukarıya taşıyor. İki saate yakın performans içerisinde 80’e yakın parça, yoğun bir metin eşliğinde seyirciye sunuluyor. Dolayısıyla, sesin yorucu olmaması seyirci konsantrasyonu açısından çok önemli. Konserdeki netlik anlayışından çok farklı bir yerde olduğumuzdan, yönetmenimiz Kemal Aydoğan ve Tolga çebi’nin bu konudaki yönlendirmeleri bana çok yardımcı oldu.

S: Konser sahnelerinde de çok iyi bir ses mühendisisiniz. Peki konserlerden müzikalin farkları?

O.F: Her şeyden önce oturan, konuşmayan ve her detayı duyabilecek bir seyirci söz konusu. Bu konsantrasyonu zorlayan bir iş. Konsantrasyon bizim işimizin en önemli parçalarından biri. Ama burada bunun için ekstra bir enerji harcamanız gerekiyor. Konserlerde çalınan tarza göre sound yapmak gerekirken, müzikal tiyatroda yapılan sound’a oyuna göre karakter kazandırmak gerekiyor. Bu da enstrümanları tanımadan önce oyunun metnini ve oyundaki karakterleri tanımakla sağlanabiliyor.

 

 

 

S:Nasıl bir sistem kullandınız?

O.F.: Masa olarak M7CL’yi tercih ettim. Ses kalitesi olarak çok üst seviye bir masa değil ama böyle bir işte benim için. kullanılabilirlik daha önemliydi. Bu işte house sistem kullanıyorum yani tek masa ile sahne içinin ve dışarının sesini yapıyorum. çalıştığımız salon bir tiyatro salonu olduğu için reji odasının duyumu ve pozisyonu doğru miks için uygun değil. Bunun için M7CL’yi laptop ile remote olarak kullanıyorum. Bu sayede salonun ortasında doğru miksi yapabileceğim pozisyonunda durabiliyorum. Başlarda alışmak biraz zor olsa da şu an oyun sırasında, salon içerisinde sesi laptop yardımıyla yönlendiriyorum. Sistem konusunda herhangi bir sıkıntı yaşamamakla birlikte her geçen gün sistemi geliştiriliyoruz. örneğin yakın zaman içerisinde oyuncuların sound kalitelerini arttırmak için channel strip kullanımına geçeceğiz.  

S: Orkestranın kendi duyumunu ve izleyicinin duyumunu nasıl bir sisteme oturttunuz?
 
O.F.: İşin açıkçası müzisyenlere biraz çektirdim.(gülüyor) Daha öncede söylediğim gibi provalar ilk başladığından beri tam ekipmanla çalışıyoruz. Bunun içerisinde müzisyen ve oyunculardaki in-ear sistemler de dahil. Günde 10 saat ortalamayla yapılan provalarda bütün müzisyen ve oyuncularda in-ear’lar takılıydı ve bu kadar uzun zaman sürecinde in-ear ile çalışmak hiç kolay değildi. çok zor bir iş başardılar diyebilirim. Ses seviyesinin düşüklüğü tonlamada bana sıkıntılar yaşattı. Başlarda enstrüman tonlarının kalitesine yoğunlaşmıştım fakat düşük ses seviyesinde alt frekanslarda yaşanan kayıplar beni sound bütünlüğüne yöneltti. Alışık olduğum tonlama tekniklerinin biraz dışına çıkmam gerekti ve farklı teknikler kullanarak bütünlüğü sağladım. ?öyle söyleyeyim ki doğru reverb”ün seçimi, normal işlerde mekana girdiğim anda kafamda oluşurken , bu müzikalde 3 haftamı aldı. Kısacası müzikalin sound’u müziklerin karakterine göre değil oyunun genel karakterine göre bütünlendi.

S: Oyuncuların söylediği şarkılar, onların sesleri nasıl ayarlandı?

O.F.: Burada her şeyden önce tiyatrodan söz ediyoruz ki bu bir metnin net anlaşılması gerekliliğini doğuruyor. Onun için oyuncuların ses karakterlerinde doğallık ve netlik sağlanması çok önem taşıyor. Haluk Bilginer için Countryman E6i headset ve Sennheiser IE7 in-ear kullanıyoruz. Diğer oyuncular için ise Shure Beta 53. Bildiğimiz üzere mikrofon ile kaynak arasındaki mesafe değişimi veya kaynağın ses seviyesindeki düşüş , frekans dengesinde değişikliğe neden olur. Bu da ses karakterinde kayıp yaşamamıza neden olur. Biz de bu yüzden headset’lerin durdukları pozisyonları olabildiğince sabit tutmaya çalışıyoruz. Bu benim oyuncuların ses karakterlerine daha fazla hakim olmamı sağlıyor.

S:Akustik nasıldı?

O.F.: Oyun Atölyesinin reverb time’ı beni hiç üzmedi diyebilirim. Aksine kolaylık sağladı. Başlarda geniş bir sound elde etmeye çalıştım fakat bu, küçük salon hacminin neden olduğu algısal bir problem yarattı. Bende sound’u biraz daraltarak bu sorunu çözdüm.

S: Provalarda en zorlandığınız konu ne oldu?

O.F.: Uzun süre kulağında in-ear’larla prova yapan müzisyenler doğal olarak çok fazla kulak yorgunluğu yaşadılar ve bu onlar için biraz zorlayıcı bir faktör oldu. Bu nedenden dolayı sahne içi duyumunu oturtmak biraz zor oldu benim için. Bunun dışında öyle profesyonel ve işine hakim bir ekiple çalışıyorum ki karşıma çıkan zorlukları zevkle karşılıyorum.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here