Ana sayfa İnternet En Mühimi, Fon Müziği!

En Mühimi, Fon Müziği!

0

İçinde bulunduğum sahnenin renk filtrelerini ve elbette en önemlisi fon müziğini düşünmeden yapamıyor oluşum belki de oldukça erken yaştan beri hayatımın soundtrack listesini yapıyor olmamın sebebidir.
 

Şüphe götürmez bir şekilde dünyanın en güzel şehirlerinden birinde yaşadığımıza inanıyorum. Her geçen gün onu bozmak, çirkinleştirmek isteyenlere inat, İstanbul her gün doğumunda güzelliğiyle beni kendine aşık etmeyi başarabiliyor. Ve itiraf etmek gerekirse, bu güzel şehire dair en çok sevdiğim şeylerden biri de eklektik gece yaşantısı. Evet, olasılıklar tarafından Las Vegas kadar şımartmıyor belki bizi ama yine de kendi içinde bir taraftan gittikçe yozlaşırken bir taraftan da naifçe deviniyor. Belki bu aralar çok fazla güzel konser izledim diyedir bu optimist farkındalığım, bilemiyorum. Karaköy sahilde donma pahasına rakı-balık, Ramona Falls konseri ve okeye dönme – evet, bildiğiniz okey- arasında çılgınca savrulduğum bir Cumartesi gecesi, çok sevdiğim iki müzik yazarının partisinde “after party” ile sonuçlandı. Partilere geç gitmek gibi kötü bir alışkanlığım var ve bu sefer biraz fazla geç kaldım ama güzel bir geceyi güzel bir sohbetle kapatmaktan daha iyisini de düşünemezdim.
 

 
Nasıl olduğunu hatırlamadığım bir şekilde konu ünlü “ıssız ada” sorularına geldi. En sevdiğin üç albüm, en iyi üç kadın vokal, izlediğin en iyi konser diye sıralarken hayatının odak noktası müzik, işi de müzik yazmak, konuşmak olan 3 kişi hatırı sayılır bir zamanı Beatles’in en iyi albümü, ülke sınırlarında yayınlanmış en iyi şarkı, Edith Piaf, Amy Winehouse ve Iron Maiden tartışarak geçirdi. Hal böyle olunca bir noktada hepimizin favori yazarlarından Nick Hornby’nin muazzam eseri High Fidelity’e bağlamamız da kaçınılmazdı sanırım. Hayır en acı veren ayrılıkları konuşmadık, onun yerine hatırladığımız ilk şarkılar, daha konuşmazken tepki verdiğimiz, sözlerini ezberlediğimiz ya da çift basamaklı yaşlara gelmeden yaptığımız müzik tercihlerimiz üzerinden konuştuk.

 

Elbette ki niyetim size gecemin özetini anlatmak değil, az çok tanıştıysak zaten, buradan nereye gelmeye çalıştığımız anlamışsınızdır bile çoktan. Hayatımı film kareleri gibi yaşamak konusunda obsesif olmam beni fazlaca romantik yapıyor sanmayın, yalnızca ilginç bir şekilde, içinde bulunduğum sahnenin renk filtrelerini ve elbette en önemlisi fon müziğini düşünmeden yapamıyor oluşum belki de oldukça erken yaştan beri hayatımın soundtrack listesini yapıyor olmamın sebebidir. çoğunlukla mutlu sonla bitmeyen ilişkilerimin açılış ve kapanış şarkıları oluşu kimilerinize belki biraz sıkıntılı gelebilir, ama yine de, hangimiz çok tamamız ki? İnsanlarla birlikte sildiğimiz, duymak dahi istemediğimiz şarkılarla yeniden karşılaşmalarınızı düşünün. Tüm yaşanmışlıklarınız kare kare gözlerinizin önünden geçmiyorsa, tamam. Sorun bende. Diğer bir yandan, doğup büyüdüğünüz evi, yeterince anı biriktiremediğinizi düşündüğünüz insanları, özellikle çocukluğunuzu, yaşanmışlıklarınızı tüm hayatınız boyunca kaplumbağa gibi sırtınızda gezdiremezsiniz belki ama, yeterince düşünürseniz hayatınızın her dönemi için uygun bir şarkı hatırlayabilirsiniz. Şimdiki zamanda size utanç verecek koreografilerle yaptığınız dansların fon müziği, posterlerinizi odanıza astığınız duyulsa tüm karizmanızın yerle bir olacağına emin olduğunuz tüm o boyband’ler içten içe kocaman mutluluklar vermiyor diyemezsiniz. Nihayetinde fan olmak, mühim bir meseledir. Ve işte, hayata dair en büyük pembe gözlüğümün müzik olduğu bir sır olmadığına göre, size mini bir liste yapmak istedim:
 

 
Hatırlamadığım, ama hayatımda büyük etkisi olan ilk şarkı, annemin plak koleksiyonunun en nadide parçalarından birine ait. “Joan Baez – Farewell, Angelina”. Uykuyla aramdaki ilişkinin problemli olacağı bebekliğimden belliymiş. Gece oldu mu uyumak bilmeyen, gündüzleri de uykuya doymayan ben, senfoni orkestrası eşliğinde süren ağıtlarımla birlikte tüm apartman halkına zorlu geceler geçirtirken tesadüf eseri Joan Baez’in sesinde bulmuşum huzuru. Böylelikle, yaşım kemale ermeden yaptığım bu elitist seçim sayesinde tüm hayatım boyunca aynı kalitede şeyler dinledim diyebilmeyi isterdim. Yine de, yaşanmışlıklarla zenginleşmiyorsa müzik, 95 Grammy heykelciği benim için çok da bir şey ifade etmiyor sanırım.

 

Kendimi söylerken hatırladığım ilk şarkının sahibi ve hatta ilk idolüm ise, Olivia Newton-John. Yine annemin VHS kasetleri arasında Cliff Richard, Neil Diamond ve türevleri arasından buldum kendisini. çoğunlukla Grease filmiyle bilinen Olivia’yı ben, konser kasetiyle tanıdım. Güzelim sarı saçları, mini etekleri, kovboy çizmeler, pırıltılı tulumlarıyla birlikte küçücük bir kız çocuğunun isteyebileceği her şeye sahipti kendisi. Böylelikle Olivia ve ben her gün bir tur birlikte konser verdik, o sahnede ben salonun ortasında. Dans ettik, ip atladık ‘Let’s Get Physical’ dedik. Henüz ‘I Honestly Love You’ ile ağlayabilecek kadar kendimde değildim o yüzden uptempo şarkılarla yaşadık fanbased ilişkimizi.
 

 
Müzik kanallarına erişimim başladığında annemin plaklarını çizmek, pikabın iğnesini kırmak pahasına dj’lik oynarken keşfettiğim bir başka -tüm zamanlarımın favorisi- ise ABBA oldu. üzerine çok bir şey söylemeye gerek var mı bilmiyorum, müzikle arasında en ufak bir bağ olan kişi gelmiş geçmiş en büyük pop efsanesinin ABBA olduğu konusunda hemfikirdir sanırım.

Backstreet Boys! İşte o kadar dürüstüm. Hayatımın önemli bir zamanını Nick Carter’a aşık geçirdiğim, utanç verici koreografiler eşliğinde tüm sınıfın ortasında BSB şarkıları söylediğim ve bugün hala dinlemekten müthiş keyif aldığım doğrudur sayın hakim. Henüz janralar arası U dönüşlerim başlamamışken, dünyadaki bir çok güzel müziği keşfetmemişken ve ‘metalci misin, asitçi mi’ soruları benim için içi boş kavramlarken, biraz da pembe panjurlu yeşil çitli evimi hayal ederkenki yol arkadaşlarım bu son derece yakışıklı 5 beyefendiydi. Sonralarda Nick Carter’ın obezite sınırına gelişi, Paris Hilton’la yaşadığı aşk, onunla ilgili gelecek planlarıma su düşürdü ama, ilk aşk ne de olsa. Kolay unutulmuyor!

 

Her insanoğlunun yaşamındaki en acayip, en hala anlaşılmamış dönemi, ergenlikle birlikte elbette belli bir müzik tarzı oluşturmaya başlamıştım ben de. “Slayer – Divine Intervention”, “Iron Maiden – Brave New World” arası gidip gelen yarım yamalak metalciliğim, punk-rock’la tanışmam ve ona ömrümü adamam, nu-metalin yükselişi, Seattle tarafları derken, müziğin yalnızca iki türe ayrıldığını erken yaşta öğrendim. İyi müzik ve kötü müzik. Bu nedenle bir dinleyici olarak yelpazem epey genişlemiş, araştırmacı ruhumla epey yeni grup keşfetmiştim ama hala büyük bir eksik vardı. Bu ülke sınırlarında ne olup bittiğine kendimi çok kapamıştım. “Serdar Ortaç – Karabiberim”, “Muazzez Ersoy – Kal Bu Gece”, “Yonca Evcimik – Bandıra Bandıra” gencecik ruhumda yeterince travma yarattığı için Türkçe müziğe son derece mesafeli durduğum bir gerçekti. 90’lar Türkçe popunu takdir etmekte geç kalmış olabilirim ama beni ilk dinleyişte kendine aşık eden, bugün hala, tartışmasız en sevdiğim yerli albüm olan “Mor ve ötesi – Bırak Zaman Aksın”, hiç şüphesiz benim için dev bir kırılma noktasıdır. Müzikte en çok aradığım şeyin samimiyet olduğunu fark ettiren bu kaset formatıyla edinilmiş albüm, içinde boş tek bir şarkı bulundurmayarak “albüm” kavramının içini doldurmuş, farklı zamanlarda farklı anlarımın da en güzel fon müziklerinden olmuştur.
 

 
Bir dinleyici olarak geçmişimi – en azından bir kısmını- en kirli çamaşırlarıyla karşınıza dökeceğimi sanmıyordunuz değil mi yazıya başlarken? Hayatınızdan çaldığım dakikalar içinde sizde kendi listelerinizi yapmak için mini mini bir istek uyandırabildiysem, masa başında sabahladığım bir gece daha huzurlu bir uykuyla sonlanabilir belki. çoğunlukla alakasız, pek sıkça aşık olduklarımız vesilesiyle, dış etkenlere dayalı ya da bağımsız keşfettiğiniz milyon güzel şarkı içinde yalnızca içini yaşanmışlıklarla doldurduğunuz için, gönül bağı kontenjanından ilk 10″a giren listeleriniz varsa, yazın bana. Bir de son olarak, en acı veren ayrılıkların bile sonunda, birbirinize ne kadar güzel müzik dinlettiğiniz kalıyor geride.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here