Ana sayfa İnternet Dur! Şimdi Sar Geri!

Dur! Şimdi Sar Geri!

0

Ana kucağından ayrılıp, başka bir şehirde okumaya giden her genç bir noktada kendini kayıp, yalnız, unutulmuş hisseder. Alışana kadar elbet, gözünüz korkmasın. İşte ben, o yalnızlıkta da pek yalnız kalmadım çünkü İskender vardı
 

Geçen gün kahve içmek için buluştuğum bir arkadaşım galiba büyümek dedi, gelecekten daha çok geçmişe sarılmak. Bir an, minibüslerin arkasında gördüğümüz aforizmalardan bahsediyor gibi boş gözlerle baktım. üzerine de pek konuşmadık zaten.

Yine sabaha karşı 3’leri 5’leri devirdiğim bir vakit aklıma geldi, haklı mı acaba dedim, haklı. Bir noktaya kadar gelecekte ne olacağımızdan, işimizden, potansiyel aşkımızdan, o çok istediğimiz köpeğimizden, tamamen kendi zevkimize göre dayayıp döşeyeceğimiz evimizden medet umar ve ergenliğin ateşiyle “görürsün sen”ci iç motivasyon sesiyle kendimizi mütemadiyen gaza getirir, gelecekte her şeyin şu ankinden kat be kat daha güzel olacağını hayal ederek hayata tutunurken, hangi noktada geri sarmaya başlıyoruz acaba? Bir an geliyor – ister istemez- her şeyin geçmişte daha güzel olduğu hissiyatıyla kaplanıyor için.
 


 
Yüzde oranına vurduğunuzda ne kadarı melankolik, ne kadarı romantik, ne kadarı gerçek bilemiyorum ama, son zamanlarda ben, gelecekten çok geçmişe sarıp duruyorum. Ve her ne hikmetse, kimse kusura bakmasın, her şeyin tadı geçmişte bir başkaydı gibi geliyor. Bu bir illüzyon, dur, tutulma hemen diyenlerinizi de duyuyorum, kaldı ki insan hafızası son derece aldatıcı, o da kabulüm. Kötü anıları reset’liyip, formatı çekip üstüne, önceden back up”ladığı güzel anıları geri yüklüyor. İşte o güzel anılardan bir tanesinin içinde daha kaybolmaya çok yakınken çalıyor telefonum. Zamanlar arası paralel yolculuğa geçmeden, basitçe, hayatın bana getirdiklerini bir kez daha şükranla kabul ettiğim bir noktadayım diye uyarayım sizi.

Günlerden bir gün, buz gibi ama kocaman evimde, yine bir final haftası neredeyse bölümün yarısı bizim evde konaklarken ve her odadan ayrı bir tartışma konusu yükselirken bir kenara çekilmiş her zamanki sessizliğini ona katlayan çok sevgili dostum Jeffrey sayesinde tanıştım ben Küçük İskender’le. Resmen değil, ismen. Yani, “ne okuyorsun sen öyle”den sonrası, o küçücük şehrin en güzel yerinde, çok da tesadüfen bulduğum dünyalar tatlısı evimde geçireceğim sonsuz yalnız akşamları işkenceden festivale çevirmiştir.

 

Doğup büyüdüğü evinden, kavga gürültüyle dışarıya çıkma izni kopardığı ana kucağından ayrılıp, başka bir şehirde okumaya giden her genç bir noktada kendini kayıp, yalnız, unutulmuş hisseder. Alışana kadar elbet, gözünüz korkmasın. İşte ben, o yalnızlıkta da pek yalnız kalmadım, İskender vardı. Hasbelkader o yoksa zaten hep Oruç Aruoba vardı.

Telefonun ucunda İskender, ‘kız…’ diyor, ‘ne yapıyorsun geliyor musun çarşamba?’ Seçenekler tarafından delicesine şımartılmış izleyici kitlesine ister istemez dahil olan ben, günleri, konserleri, mekanları birbirine karıştırmada, erken bunamada bir hayli hızlı yol katettim. Bundan mütevellit tarihler, günler, hatta artık seneler de pek yok bende. çarşamba, tamam, kafada belirdi, mekan zaten belli, iki senedir Roxy’deyiz. Bu hafta Multitap var onu da biliyorum. Tüm verilerin ışığında ‘geliyorum yahu’ diyorum, ‘kaçar mı?’.

Günlerden çarşamba, 13 şubat, mekan da Roxy. çok kalabalık değil, tadında. Herkes kendine bir yer bulmuş, rakılar masada, sigaralar tütüyor, sahnede İskender! O canım şiirlerinden okuyor, şiirlerine ara veriyor, izleyiciye sataşıyor. Yetmiyor, daha çok sataşıyor. öyle ince espriler yapıyor ki, anlayana. Ne fazla ciddi, ne olması gerektiğinden ciddiyetsiz.
 


 
Esprili, sıcak, samimi. Oradan oraya savuruyor seyirciyi. Sadece şiirlerini değil, içini de paylaşıyor. özelini, en güzelini. öyle şeyler söylüyor ki, dağılıyorsun, kayboluyorsun, deviniyorsun. Aşktan ölüme, dostluktan yaşama… Pür dikkatsin, maazallah bir kelime kaçarsa aradan, anlam kayması – kaybolması- en büyük korkun. İskender ara veriyor, sahnede Multitap “Biz Böyleyiz” diyor. Bu şarkı hep mi böyle güzeldi, anlamlıydı, bu gece mi bana başka geliyor diyorum. Aslında, her performans gecesinde bu böyle oluyor. Sanki o bildiğim, sevdiğim şarkılar, yeni yeni kimliklere bürünüyor, başka anlamları da yüklüyor sırtına. Nereden bakarsan işte. Algılar açık, antenler tın tın. çıt yok koskoca Roxy”de. O en sessiz, en akustik konserlerde hararetle birbirlerine birşeyler anlatan, o anda yaşamın anlamını bulmuş ve hemen paylaşmazsa ölecek hastalığından muzdarip insanlar yok. Bir nevi ortak bilinç, herkes saygılı, dikkatli, özenli. Birinin birine kolu çarpsa, pardonlar havada uçuşuyor. Böyle bir şey kaldı mı ya, diye geçiyor aklımdan. Haliyle… Hayatın karmaşasında kaybolup gittiğimiz, koskoca evrende bizden başka mühim şey yokmuş gibi yaşadığımız hayatlara, incelik geliyor, güzellik geliyor. Şiirle… Müzikle… İskender”le…

 

Sonra sahneye genç şairler çıkıyor. Kimi ilk defa gördüğüm yüzler, kimi önceki performanslardan hatırladığım, aa evet, bu çok iyiydi dediğim. Kaldı ki, ben anlamam şiirden. Bir yerde bana dokunanı, konuşanı, “Kerrat Cetveli” gibi olanı “Bir Nedeni Yok Yalnızca öptüm” gibi olanı kayıtlı tutar hafızam. Mühim olanı o değil zaten. Muhtemelen eski bir defterden yırtılmış sayfaları tutan ellerin titreyişini görmek, çatlayan sesleri duymak, o kelimeleri tam da o sırayla bir araya getirişinin altındaki duygunun “bızzzt” diye sana yüklenişinin hissetmek, başkalarının harflerinde kendini bulmak… Ya da, tamamen bambaşka, o çok sevdiğin Ağır Roman”ı, Mustafa Altıoklar ve Küçük İskender”den dinlemek. O sete ışınlanıp, gözünde canlandırmak… Hiçbiri değil ya da… Sadece ruhunu doyurmak. Güzel müziğin ziyafeti konusunda hemfikirken, buna bir de kelimelerin zerafetini eklemek. Yaşanmışlıklarla süslemek. Evet, elbette, geriye de sarmak.
 

 
Biz, milletçe, öz eleştiriden nasibimizi almamış, kendimizi yerden yere vurmakla göklere çıkarmak arasında denge tutturamamış, güzelimizin özelimizin değerini bilemeyip, şişirme özlemlerle dolu olan biz, ne de çok ıskalıyoruz yanı başımızdakini!

2009″a gidiyorum, o en sevdiğim grup, dredg yeni albümünü yayımlamış “The Pariah, the Parrot, the Delusion”. üstelik dördü de hemfikir: Bu, en güzel albümleri. İngiliz- Hint”li yazar Salman Rushdie”nin bir makalesinden esinlenerek yaptıkları koskoca albüm. Günlerden bir gün, Spin dergisi hem de muhteşem bir amaç uğruna bu iki ismi bir araya getiriyor. Rushdie okuyor, dredg çalıyor. Sırayla, birlikte. Bu örnek tek değil elbet… Ne burada ne orada ama benim için en. “İşte o en neden bizde yok” diyenlere cevabımdır Küçük İskender ve performans geceleri. Zakkum”la, Multitap”le, maNga ile, Can Bonomo ve daha niceleriyle. Popüler oldu diye kızdığımız, yalnızca bize sakladığımızla, güzel olanı paylaşmanın doğa kanunu olduğunu hatırlamanın arasında, sabaha karşı 3″te, geriye sarıp bugüne gelip yazdım bunu size. Bir sonraki gece, Mart ayında, Roxy”de, Yasemin Mori ile. Sağlıcakla kalın, kaçırmayın.

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here