Ana sayfa Sektörden Dirk Brauner : Eşsiz Mikrofonların Ardındaki Beyin

Dirk Brauner : Eşsiz Mikrofonların Ardındaki Beyin

0
Röportajımız sırasında, Dirk Brauner’in, dünya devi bir marka sahibinden çok işine tutkuyla bağlı bir ses sanatçısı ve filozof olduğunu gördük.
 

 
S: İlk mikrofonunu üretmeye nasıl karar verdiğinizle ve Brauner mikrofonlarının nasıl ortaya çıktığıyla başlayalım isterseniz.

D.B: Her zaman müziğe ve elektroniğe karşı büyük bir ilgim vardı. İşin doğrusu; henüz çocukluğumda bile birş eyleri kaydetme fikrinden çok etkileniyordum. İçindekileri merak ederek oyuncaklarını parçalayan çocuklardandım. Sonraki yıllarda da müziğin hep ayrı bir yeri oldu hayatımda. Elektronik müzik ile de bir dostluğum vardı; başta synthesizerlar ve ses prosesörleri olmak üzere birçok konu merakımı cezbediyordu. Tüm bu etkenler aslında benim için kaçınılmaz hale getirmişti ses mühendisliğini. Seksenli yıllarda kendi stüdyom vardı. Dönemin stüdyolarına kıyasla oldukça küçük, ama analog bir 8-track makineye sahip bir stüdyoydu; ki bu bile büyük bir şeydi o yıllarda. çok iyi mikrofonlarım yoktu; okul orkestrasındaki günlerden SM57leri ve benzer tipteki mikrofonları tanıyordum – ki onları bile oldukça başarılı buluyordum ve kayıtlar yapıyordum. Kendi sesimi de kaydettiğim oluyordu ve SM57 kullandığım için zamanla aslında şarkı söyleyebildiğimi düşünmeye başladım. Bildiğin gibi, kendine has ve baskın bir karaktere sahip olduğu için, sesin gerçek kimyasını yansıtmayan ve çok “bağışlayıcı” bir mikrofondur. Bu gerçekle, ilk kez profesyonel bir kayıt stüdyosuna girdiğimde yüzleştim. Keyboard çaldığım bir grubun kaydını gerçekleştiriyorduk. Bir pop düzenlemesiydi ve sıra geri vokalleri (backing vocals) kaydetmeye geldiğinde prodüktör telefon defterini karıştırmaya başladı. ?arkı söyleyebildiğimi zannettiğim için “ben yaparım” dedim. Prodüktör bunu duyduğu anda bıyık altından gülmeye başlamıştı bile! Ama beni kayıt odasına gönderdi, kulaklığı taktım ve eski, tüplü bir mikrofonun karşısına geçtim. (Bir U47 ya da U67 olmalı hatırladığım kadarıyla…Oldukça iyi durumdaydı üstelik.) Daha o saniyede, kendi nefesimi ve ağız şapırtılarımı bile bu kadar yüksek çözünürlükte duyduğum için çok şaşırmıştım. Ve şarkı söylemeye başlar başlamaz sesimi hiçbir şekilde kontrol edemediğimi gördüm. Kontrol odasındakiler de gülmekten kırılıyorlardı zaten. Ama bu olay, mikrofonların iletebildiklerine dair ilk izlenimlerimi oluşturdu. Kendi sesimin yanısıra odadaki akustiğin de tüm detaylarını duyuyordum. Büyüleyiciydi. Böyle bir tecrübeyi ilk defa yaşamış olmanın da verdiği heyecanla birlikte “bu sound”u istiyorum” dedim. Sonra bu mikrofonlardan bulmaya çalıştım ama özellikle 80’ler Almanyası”nda onlara ulaşabilmek zordu. Artık herkes 48V Phantom güç ile beslenen kondensatör mikrofonlara yönelmişti. Eski tüplülerin birçoğu ise Almanya”dan çıkmıştı ve Amerikan piyasasında kullanılmaktaydılar. Dolayısıyla bu mikrofonları hala bulabileceğiniz ve elinde tutmak konusunda ısrarcı olmayan yerler, yalnızca  eski radyo istasyonlarıydı. Onlar için, büyük ve ağır olan tüplüler yerine yeni kondansatörleri kullanmak çok daha makul bir yoldu. Elde edilecek ses karakteristiği de birinci derecede önemli bir yer tutmuyordu nasıl olsa. Ancak serbest çalışan bir ses mühendisi için maddi olarak da ağır bir yüktü bu nadide ekipmanlar.

 


S: İlk mikrofonuzu yapma hikayenizi dinleyebilir miyiz?

D.B: Takip eden zaman içerisinde bir film üzerinde çalışırken, Hamburg”tan tanıdığım eski bir tonmeister, uzun yıllardır garajında biriktirdiği ekipmanları isteyip istemeyeceğimi sordu. Tabi ki kabul ettim ve yüzlerce kilometre araba kullanarak Hamburg”a iki defa gidip geldim. Garajını temizlemesine yardım ettim ve doğrusunu söylemek gerekirse elinde istemediği ne varsa hepsini aldım. Bunların içinde iş görebilecek durumda olan güç kaynakları, mikrofon kapsülleri ve daha bir çok parça vardı. Sonra tüplü mikrofonlar ve devre şemaları üzerinde araştırmalar yapmaya başladım. Bu tutku dolu bir süreçti, çok hevesli ve istekliydim. Ve bir de baktım ki, bir araya getirdiğim parçalarla, çalışan ilk mikrofonum ortaya çıkmış. Elde edilen sonuçlar çok parlak değildi belki ama sonrasında tüplü devreler, mikrofonlar, ses prosesörleri ve birçok farklı ekipman üzerinde daha detaylı bir şekilde çalıştım. Tüm bu yoğun çalışma süresince oluşan bilgi birikimi ve edindiğim tecrübe, yavaş yavaş kendi tasarımlarım hakkında düşünmeye itti beni. İlk el sarımı transformatörümü yapmaya başladım. Küçük bir sarım tezgahı ile her atılan turu teker teker sayıyordum. Bazen tel kopuyor ve her şeye yeniden başlamam gerekiyordu. Ya da telefon çalıyordu ve işe döndüğümde kaçıncı sarımda kaldığıma dair hiçbir fikrim olmayabiliyordu. Ve işin kötüsü; sarmayı bitirdiğimde, ortaya hiç de tatmin edici bir sonuç çıkmayabiliyordu! El sarımı, gitar manyetikleri için olumlu sonuç verebilir; ama yüksek kalitede ses transformatörleri için kesinlikle en iyi yöntem değildir. Bu şekilde bir mikrofon daha ürettim, ama transformatörü gerçekten “garip” duyuluyordu! Bu tecrübelerden sonra yalnızca bir transformatörün değil, bir mikrofonu oluşturan tüm parçacıkların iyi üretilmelerini sağlayan incelikler üzerinde çalıştım. çünkü bir mikrofonu “iyi” yapan şey tek başına bir kapsül, tüp ya da trafo değildir. İyi bir mikrofonu, “iyi parçalardan oluşan bir bütün” olarak görmelisiniz… Nihayet iki senelik yoğun çalışmaların sonunda tüm arayışımın ve çabamın ürünü olan VM1 ortaya çıktı. Onu tamamladığım geceyi oldukça iyi hatırlıyorum: Uykusuzluktan kıpkırmızı olmuş gözlerle ona bakarak “bu harika bir şey” diye düşündüm…

 

S: VM1 nasıl tepki gördü?

D.B: VM1″in haberi, ses ile ilgilenen arkadaşlarım arasında hızla yayıldı. Mikrofonumu test eden herkes sonuçlardan oldukça memnun kalıyor ve onlar için de birer tane üretip üretemeyeceğimi soruyordu. O sıralarda stüdyomda radyo reklamları ve müzik prodüksiyonu yapıyordum ama hepsi ticari amaçlara hizmet eden işlerdi ve bu durumdan çok da hoşnut değildim. Bilirsin… İyi müziğe hayrandım. Kendi müziğimi ortaya çıkarmak istiyordum. çünkü müzik benim için ticari amaçlarla üretilen bir “mal” değil, evrensel ve kutsal bir dildir. Duygusal iletişimin en saf ve temiz formu olarak kullanılabilir. Esas olan budur bence. Bu yüzden o dönemde, stüdyoda yaptığım işlerin gelir sağlamaya yönelik olmasından da nefret ediyordum. İnsanlar benden mikrofon üretmemi talep etmeye başladıklarında “Dur bir dakika…” diye düşündüm. “Belki de stüdyomu kendim için kullanabilir, mikrofon satarak da hayatımı idame ettirebilirim!”. Tam da bu noktada Brauner Microphones”u kurmaya karar verdim zaten. Neyse ki her şey yolunda gitti, çok başarılı mikrofonlar ürettik ve şu anda bulunduğumuz noktaya gelebildik. Bunda, yola çıktığım anlayışın rolü çok önemli bence. “Mikrofon satmayı ve kar etmeyi nasıl başarırım?” diye düşünmedim hiçbir zaman. Bu işin teknik analizlerine ve bilimselliğine takılıp kalmadım. ?üphesiz ki teorik bilgiler, ölçüm eğrileri ve benzeri teknik veriler de çok önemli, bu göz ardı edilemez bir gerçek. Ama benim öncelikli amacım, kulağa “müzikal” gelen mikrofonları nasıl üretebileceğimi anlamaya çalışmak oldu.

S: Zaten mikrofonların teknik verilerine baktığımızda, aralarında çok da büyük farklılıklar göremiyoruz. Frekans cevap eğrileri, polarite grafikleri ve diğer spesifikasyonlar dramatik bir biçimde ayrışmıyorlar artık. Ayrıca; bir kağıda bakarak o mikrofondan ile alınan sesi duyamıyoruz, o karakteri hissedemiyoruz sonuçta.

D.B: Kesinlikle! Tüm spesifikasyonları çok benzeşen iki mikrofon arasında inanılmaz faklılıklar olabiliyor. çünkü sunulan veriler aslında resmin çok küçük bir bölümünü oluşturuyorlar. Oysa üretimde kullanılan malzemeden tut da psikoakustiğe kadar bir çok etken var işin içinde. Bu etkenlerin kontrolünü mümkün olduğunca kendi elimde tutmaya çalışıyorum. örneğin mikrofonlarımızın tüm parçalarını ve bileşenlerini kendi bünyemizde üretiyoruz. Dış kaynaklı hiçbir parça kullanmıyoruz.

 

  T: İlk VM1’in tüm parçaları da kendi üretiminiz miydi?

D.B: Evet, daha önce de bahsettiğim gibi tüm parçalar hakkında derin bir araştırma dönemi geçirmiştim ve mikrofonumun her parçası kendime ait olsun istiyordum. 60lar ve 70lerden kalan ve çok kaliteli malzemeler üreten büyük şirketlerin bazıları hala varlıklarını devam ettiriyor ve teknolojilerini koruyorlardı. üretimde gerekli olan ham maddelere ulaşabilmek için bu şirketleri tek tek dolaşmam gerekti ve beni bekleyen birçok sorunla yüzleştim. örneğin transformatörlerin üzerine sarıldığı ana parça çok özel bir metal alaşımdan üretilir.

Bu ham madde oldukça pahalıdır ve yüksek kalitede üretim yapabilen çok az tedarikçi vardır. Bu şirketlere gidip sadece on mikrofonun üretiminde kullanılacak kadar az ham madde satın almak istediğinde ise makineleri ısıtmak bile yüklü bir maliyet anlamına gelir. Ayrıca bu malzeme delici zımbalarla işlendikten sonra, çok büyük bir hurda miktarı söz konusudur. Ana parçayı ürettikten sonra ise dertlerin hala bitmemiştir; bu defa da transformatörün sarım problemleri ile boğuşursun. Ve tüm bunlar, daha yalnızca transformatör üretirken karşılaştıkların…

Kapsüller de başlı başına bir konu mesela. İlk ilgilendiğim ve incelediğim kapsül klasikleşmiş M7 olmuştu. Ancak sonradan öğrendim ki günümüzdeki M7 orjinal halinden farklı üretiliyor. Ayrıca öğrendiğim bir diğer şey de eski mikrofonlarındaki “büyünün” büyük ölçüde eskimeye (ya da yaşlanmaya) bağlı olduğuydu. çünkü diyafram malzemesi zaman geçip eskidikçe küçülüyor; bir anlamda “çekiyor”. Böylelikle rezonans frekansı yükseliyor. Mikrofonlar hakkında zaman zaman konuşulan “üst-frekans büyüsü” de aslında buradan geliyor. Ama bunu yeniden yaratmak pek mümkün olmuyor… En azından kasıtlı olarak! çünkü “eskime” etkisi uzunca bir zaman sürecinde yaşanıyor. Tabi ki başka etkenler de var malzeme yapısına bağlı olan ve tüm bunları çözmek oldukça uzun bir zaman aldı.

S: önceki konuşmamızdan hatırladığım kadarıyla diyafram üretim süreciniz ve yönteminiz de diğer markalardan farklı. Bunun patenti size mi ait?

D.B: Evet, kendimize has bir yöntemimiz var. Ama patentini almadım. çünkü almış olsaydım başkaları bunu inceleyebilecek ve taklit edebilecekti. Ve bu o kadar karmaşık bir üretim biçimi ki, kimsenin kolayca çözümleyebileceğini sanmıyorum. Asla açıklamayacağım sırlarımdan bir tanesi bu. Bir mikrofonu açıp içini inceleyebilirler, birçok farklı cepheden yapılanı görebilirler ama bu resmin tamamını görmek için yeterli olmayacaktır. Bir devre şemasının iyi yazılmış bir müzikal kompozisyon olduğunu düşün… Bu, müzisyenin onu çalabileceği anlamına gelmez. Büyük önemi olan birçok küçük detayımız var ve bunlar gizlilik haklarımız kapsamındalar.

 

S: Bu diyafram teknolojisini en baştan beri mi kullanıyorsun, yoksa zaman içinde geliştirdiğiniz bir şey mi?

D.B: Sonradan gelişti. Malzeme olarak da ilk başlarda, -bugün de çok yaygın olan- standart metalize-naylon folyo (önemli üreticilerden “Maylar”ın ismiyle anıldığı da oluyor.) kullanıyordum – ki hiç de fena bir malzeme sayılmaz aslında. Ama sonra malzemenin ve üretim teknolojisinin geliştirilebileceğini gördüm. Bu tamamen sürekli bir öğrenme ve tecrübe etme meselesi.

S: Alışageldiğimiz gibi çin”de ya da herhangi bir üçüncü dünya ülkesinde ucuz seri üretim yolunu seçmemiş olmanız düşünce yapını gayet güzel açıklıyor bence. Bu konuya nasıl bakıyorsunuz?

D.B: Her şeyin iyi ve kötü yanları vardır. Bahsettiğin tipteki üretimin iyi yanı bugünkü gençlerin ucuz fiyatlarla makul mikrofonlar alabiliyor olmaları. RODE gibi şirketler de kitle üretimi yapıyorlar ama kaliteli ürünleri var. Benim gençlik yıllarımda sadece pahalı mikrofonlar mevcuttu piyasada. ?u anda marka ve ürün zenginliği çok yükseldi. İnsanların, bir laptop ve pluginler kullanarak, çok az bir bütçeyle yaratıcılıklarını sınırsızca sergileyebildiği bir dönemde yaşıyoruz. Herkes birçok şeyi yapabilme imkanına sahip. Gel gör ki bu imkan yoğunluğu insanları boğabiliyor da zaman zaman. En önemli The Beatles parçalarının çıktığı dönemlerde, kayıtların birbirine senkronlanmış 2 tane 4-track makine üzerinden yine senkronize çalışan bir 8-track makineye alındığını düşündüğümde “bugünkü imkanlarla kim bilir neler yaparlardı…” diyorum. Ama belki de hiçbir şey yapamayacaklardı! İmkanların kısıtlı olması sizi yaratıcı olmaya itebiliyor. Bu yüzden bazen var olan koşulları en aza indirgemek iyi olabilir.

S: Brauner mikrofonları tüplü ve transistörlü olarak iki ana başlık altında toplanıyor. Bu ürün yelpazesi nasıl oluştu?

D.B: öncelikle VM1 tüm modellerin çıkış noktası oldu tabi ki. Bu noktadan sonra devamlı olarak bir takım faklı özellikler kullanarak tüplü mikrofon modellerimiz üzerinde çalıştık ve çalışıyoruz. Ancak surround mikrofonumuz ASM 5″i üretme aşamasında bunu tüplü mikrofonlarla yapamayacağımıza, çünkü ortaya çıkacak maliyetin ve dolayısıyla satış fiyatının inanılmaz yüksek olacağına kanaat getirdik. Bunun üzerine, tüplü mikrofonlarımızın ardında yatan felsefeyi FET (field-effect transistor) mikrofonlara nasıl uyarlayacağımızı düşünmeye başladık. Böylelikle bazı bileşenler üzerinde uzun incelemeler yaptık ve nihayetinde tüplü mikrofonlarımızdakine çok yakın sonuçlar veren bir devre şeması oluşturmayı başardık. Bu devre şemasından yola çıkarak da transistörlü mikrofon serimizi üretmeye devam ediyoruz.

S: ürünler arasında belirgin bir talep farkı var mı?

D.B: Aslına bakarsan tüm talep eşit bir şekilde dağılıyor diyebiliriz. Farklı ihtiyaçları karşılamaya yönelik bir ürün yelpazemiz var. örneğin son olarak Valvet modelimizden esinlenerek Valvet X”i ürettik. Harika bir tasarıma sahip, tüplü ve yalnızca cardioid olarak çalışan bir mikrofon. özellikle mixin içinde daha çok belirginlik göstermesi istenen vokal kayıtlarında kullanılmak üzere tasarlandı. Rap sanatçıları ve konuşma odaklı işler yapan insanlar Valvet X”ten çok memnun kaldılar.

Belki Phantom serisinin nispeten daha çok sattığını söyleyebiliriz. Phantom’un diğer mikrofonlara kıyasla daha “evrensel” diye nitelendirebileceğimiz, genel kullanıma yatkın bir yapısı var. Senin de Ankara”daki ve buradaki atölye çalışmalarımız sırasında tecrübe ettiğin gibi, çözünürlüğü ve yakınlık hissi çok yoğun bir mikrofon.

 

S: “Brauner Microphones” dediğimizde kaç kişilik bir ekipten bahsediyoruz?

D.B: Sadece beş kişiyiz aslında. İşini çok iyi yapan beş insan, yüksek bir teknoloji ve kullanmayı iyi bildiğimiz birkaç güzel makine. Mikrofonlarımızda elde etmeye çalıştığımız şey ses estetiği ve gerçek kalite. Sanırım bu yüzden üretimin büyümesi veya kar marjının artması gibi hedeflerimiz yok. Mütevazi bir şirket yapısına sahibiz ve öyle kalmasını istiyoruz. Bizim için asıl önemli olan şeyler bunlar. İşimizi çok severek ve büyük bir tutkuyla devam ettiriyoruz.

S: Bir yandan da kendi mikrofonlarınızı kullandığınız kayıtlar yapıyorsunuz; hatta son olarak Peter Gabriel ile çalıştınız. Biraz da bu projeden bahsedelim isterseniz.

D.B: Tabi ki. Peter ile iki projede çalıştım aslında. Birincisi Budapeşte’de, bir IMAX filminin müzik kayıtlarındaydı. Bu, “Deniz Canavarları” (orj. “Sea Monsters”) adında bir National Geographic belgeseliydi. Müzikler Richard Evans ile David Rhodes tarafından yazıldı ve Peter Patrick yönetiminde müthiş bir orkestra tarafından icra edildi. Kayıtlar süresince sadece Brauner mikrofonlarını kullandık ve istediğimiz her şeyi deneme özgürlüğüne sahiptik. Ayrıca geleneksel orkestra yerleşiminin dışına çıkma şansımız oldu. Bütün enstrüman gruplarını surround mikrofonların etrafına yarleştirdik. çevresel sesleri kaydetmek için ASM5 Surround mikrofonumuzu kullandık. Bunun yanı sıra Peter’a ait olan beş adet VMA ile beşgen bir düzenek hazırladık. Ve tabi ki birkaç destek mikrofonu. Eser de oldukça hareketli ve canlıydı: örneğin keman partisyonları sürekli olarak birbirine cevap verecek şekilde yazılmıştı. Unutulmaz bir tecrübeydi. İşini böylesine iyi yapan insanlarla çalışmak gerçekten muhteşem bir şey, çünkü işin teknik kısmından sıyrılıp tamamen ortaya çıkarmak istediğiniz duyguya odaklanabiliyorsunuz. Bir bölüm üzerinde defalarca çalışmanız gerekmiyor. Richard Evans kontrol odasından “Pekala, bu bölümde büyük bir balık var ve küçükleri avlıyor. Biraz dramaya ihtiyacımız var.” dedikten sonraki ilk cümlesi “Teşekkürler! Sonraki sahne…” oluyordu! Biraz çeşitlilik için en fazla 2 ya da 3 tekrar alıyorduk ve bu fazlasıyla yeterliydi.

Peter ile sonraki projemizde, yani son albümü “Stretch My Back”in kayıtlarında da durum farklı değildi. Böyle insanlarla çalıştığınızda doğru atmosfer zaten hazır oluyor. Geriye sadece doğru odayı bulmanız kalıyor. Stretch My Back’in provalarını önce Peter’ın Londra’daki evinde yaptık. çok işlevli bir odası var. Bob Asrin yerleşim planını hazırlıyordu ve çok zekice bir fikirle çıkageldi. Oda biraz küçük olduğu için yaylıları arkaya, bakırları ise öne yerleştirdi. Böylelikle bakırlar devreye girdiklerinde yaylıları ezmeyeceklerdi. Ancak yine de odanın bu enerjiyi kaldıramadığını hissettik. çünkü enerjinin açığa çıkarak güzel bir tını oluşturması için boşluğa ihtiyacınız vardır. Ve yüksek çözünürlükteki mikrofonları ideal olmayan bir odaya yerleştirdiğinizde varacağınız sonuç odanın ideal olmadığıdır! Bazen insanlar sizden mucizeler beklerler, ama fizik kurallarının da sınırları vardır. Yine de ideal olmayan koşullarda da iyi sonuçlar elde ettiğiniz zamanlar olabilir tabi ki. Her durumda yapmanız gereken en önemli şey dinlemektir. Mikrofonunuzu yerleştirirken birkaç santimetre bile çok büyük farklar yaratır. Tabi ki öncelikle temel teorik bilgilere ihtiyacınız vardır, bunların önemi göz ardı edilemez. Ve bu bilgiler size iyi bir başlangıç noktası verirler. Ama sonrası sadece dinlemekle ilgilidir. İnsanlar daima faklı durumlarda geçerli olacak standart reçeteler talep ederler: “Bir ayakkabı kutusunun iyi tınlamasını nasıl sağlarım?” gibi. Ve cevabı basittir: “Sağlayamazsın.”

S: “Stretch My Back” kayıtlarında Budapeşte’deki kurulumu mu kullandınız?

D.B: Hayır, oradaki kurulum daha farklıydı. Orkestra klasik bir biçimde yerleştirildi. VMA’larımı kullanarak ön kısma bir Decca Tree, geriye ise 2 adet ambiyans mikrofonu ve yine belirli noktalara destek mikrofonları yerleştirdim. Sonuç gerçekten herkesi memnun etti.

 

S: Sohbetlerimizin genelinde en çok dikkatimi çeken şeylerden biri sizin bu işin arkasında bir felsefe yaşatıyor olmanız.

D.B: Benim için ses kaydetmek bir sanat türü. Bu anlamda bir sanatçı olduğumu düşünüyorum. Aslında bu sanat türüne de “audiografi” (audiography) ismini veriyorum. Tıpkı “fotografi” (photography) gibi muhteşem bir kelime olduğunu düşünüyorum. çünkü fotografi “ışık ile yazmak” anlamına geliyor ve buradan yola çıktığımızda benim yaptığım işin de ses ile yazmak, yani “audiografi” olduğu sonucuna varıyorum. çünkü o anda var olan sesi, yani “gerçeği” birebir reprodükte etmek mümkün değildir zaten. Bu konudaki tüm varsayımlar ve teknik yazılar birer saçmalıktan ibarettirler. Bilime karşı değilim kesinlikle, ama bence bilim gerçeğin kendisi değildir. Gerçeği tarif etmeye çalışır ve gerçek hakkında hikayeler anlatır yalnızca. “Düşünce” ve “söz” de sadece birer araçtır. Gerçeklik tüm bunların ötesinde bir kavramdır. Bir çiçeği kelimelerle anlatmaya çalışabilirsiniz, ama onun gerçekte ne olduğunu anlamak için bu tariften ve tüm kelimelerden fazlası gerekir. Yaşam düşüncenin bittiği yerde başlar; o sadece şu an bulunduğumuz noktadır bence. Geri kalan her şey bir maketten ibarettir.

S: Teknoloji geliştikçe, tüketim arttıkça içselliğimizden ve duygularımızdan uzaklaşıyoruz. İçinde bulunduğumuz sektör de plastikleşiyor ve satış rakamları yapılan işlerin önüne geçiyor.

D.B: ?u anda bir sınırda, bir kırılma noktasında durduğumuza inanıyorum. Büyük bir adım atmak üzereyiz bence. Bu iyi bir adım da olabilir, kötü bir adım da. Ancak bu gelinen noktanın, insanlığın maruz kaldığı gereksiz veri bombardımanının bir sonucu olduğu kanısındayım.

Tüm bu suni yoğunluğun içinde insanlar hissettikleri boşluğu nasıl doldurabileceklerini düşünmeye başladılar. Ve çok açık bir biçimde bu sorunsalın çözümü hayatımıza daha çok “materyal” katmakta değil, aksine onlardan kurtulmakta yatıyor. İşte içinde bulunduğumuz çıkmaz da tam olarak bu. Sanat bu durumu çözümleyebilir, yeni ilüzyonlar yaratmak yerine gerçekliğe tutunmamızı sağlayabilir. Eğer onu ticari yaklaşımlardan kurtarırsak müzik bizi yaşamın özütüne bağlayan bir köprü görevi görebilir. Sound

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here