Denizanaları, insanların genellikle tiksindiği, pislik ve kirliliğin sembolü gibi gördüğü canlılar arasında ilk sıralarda yer alır. Birçok insan bu canlılara dokunmaya bile tahammül edemez. Oysa, dünyanın en gizemli ve zarif sakinlerinden biri olan bu canlılara yapılan en büyük haksızlıklardan biri budur.
Berraklıkları, saydamlıkları ve suyun içinde süzülen hareketleriyle adeta ışıkla dans eden denizanaları, objektifin karşısına geçtiklerinde büyüleyici karelerin ortaya çıkmasına olanak sağlar.
Görünüşte basit, sessiz ve kırılgan olmalarına rağmen; ışıkla etkileşimleri fotoğrafçılara inanılmaz estetik imkânlar sunar. Yarı saydam dokuları, zarif kolları (tentakülleri) ve kimi zaman renkli vücutlarıyla her karede başka bir kompozisyon olasılığı doğar. Ancak bu estetik yapı, denizanalarının fotoğraflanması en zor canlılardan biri olduğu gerçeğini değiştirmez.

Denizanalarına rastlamak için dalgıçların çoğu zaman özel bir planlama yapmaları gerekir. Çünkü dalış esnasında dibe doğru inen dalgıçlar, denizanalarına rastlama şanslarını azaltırlar. Bu canlılar genellikle yüzeye yakın veya yüzey ile dip arasındaki orta su katmanlarında yaşayan pelajik organizmalardır. Bu nedenle, fotoğrafçılar ya dibe inerken ya da dalışı bitirip yüzeye çıkarken denizanalarıyla karşılaşabilirler.
SCUBA ekipmanı kullanılmadan, sadece nefesle yapılan dalışlarda ise denizanası fotoğrafı çekmek hem yaygın hem de oldukça pratik bir yöntemdir. Özellikle Endonezya’nın bazı bölgelerinde, yüzbinlerce yıl önce tektonik olaylarla denizden ayrılarak tatlı su gölüne dönüşen kapalı göllerde evrimleşmiş denizanaları yaşamaktadır. Bu göllerde, kendilerini tehdit eden yırtıcılar bulunmadığı için, denizanaları zehir üretme yetilerini zamanla kaybetmişlerdir. Bu bölgelere dünyanın çeşitli yerlerinden gelen dalgıçlar, nefesle dalış yaparak binlerce denizanasının fotoğraflarını çekebilir.

Yeri gelmişken denizanalarının zehirlerinden de bahsetmek gerekir. Denizlerde yaşayan tüm denizanaları zehirlidir; düşmanlarından bu şekilde korunurlar. Birçoğu hafif zehir taşırken, bazı türlerin zehiri öldürücü olabilir. Bu nedenle, su altı fotoğrafçılarının çekecekleri denizanasının türünü iyi bilmeleri ve her koşulda bu canlılara dikkatli yaklaşmaları, tentaküllerinden korunmaları büyük önem taşır.
Özellikle ilkbahar ve yaz aylarında deniz suyunun ısınmasıyla birlikte denizanaları kıyıya yakın bölgelerde daha sık görülür. Bu yüzden yalnızca dalgıçlar değil, denizle iç içe olan herkes bu canlılarla karşılaşabilir.
Denizanaları, genellikle yakın plan çekimlere konu olurlar. Bu nedenle 60mm–105mm arası makro lenslerle çekilmiş denizanası fotoğraflarına sıkça rastlanır. Bu lensler, hem denizanasıyla araya güvenli bir mesafe konmasına olanak tanır hem de detayları öne çıkarır. Ancak geniş açıyla çekim yapmayı tercih eden su altı fotoğrafçıları için de denizanaları önemli hedeflerdendir. Özellikle büyük popülasyonların görüldüğü anlarda, ortamla bütünleşen kompozisyonlar geniş açı fotoğrafçılık açısından oldukça etkileyici sonuçlar doğurur.

Denizanaları çoğunlukla yavaş hareket eder; bu da fotoğrafçının kadraj yapması için zaman kazandırır. Ancak yüzeye yakın ya da orta suda rastlandıkları için dalgıcın herhangi bir yerden destek alması mümkün olmaz. Bu durum, kadraj oluşturmayı zorlaştırır ve özellikle makro çekimlerde netleme sorunlarına yol açabilir.
Işıklandırma, denizanalarının saydam yapısı nedeniyle ayrı bir öneme sahiptir. Harici tek flaşla yapılan aydınlatmalarda, ışığın önden ve doğrudan verilmesi önerilmez. Bunun yerine, ışığın yandan ya da hafif yukarıdan verilmesi, canlının yapısının doğal ve estetik biçimde ortaya çıkmasını sağlar. Aksi halde, saydam gövde istenilen etkiyi yaratmaz.

Flaşla aydınlatırken, aşırı pozlama detay kaybına, düşük pozlama ise kontrast sorunlarına yol açar. Bu nedenle f/8–f/11 arası diyafram değerleri netlik ve detay açısından ideal sonuçlar verir. Denizanaları yavaş hareket etseler de dalgıcın sabit duramadığı çekimlerde 1/125 sn. enstantane hızının altına inilmemelidir.
Sualtı fotoğrafçılığı, yalnızca teknik değil, aynı zamanda estetik bir disiplindir. Denizanalarını çekerken minimalist kompozisyonlar güçlü etkiler yaratır. Tek bir denizanasının siyah ya da koyu mavi arka planda yer aldığı kareler, izleyicide daha vurucu bir izlenim bırakır. Bu etkiyi elde etmek için, canlının arka planında açık suya denk gelmesi önemlidir.

Renkli türlerde (özellikle kırmızı, turuncu ya da mor tonlara sahip denizanalarında) arka plan kontrastı daha da önem kazanır. Ayrıca, doğal ışığın deniz yüzeyinden geliş açısı da bu renklerin yansımasını doğrudan etkiler.
Denizanalarıyla etkileyici kareler yakalamak, çoğu zaman şans, sabır ve teknik bilginin birleşimidir. Ancak her başarılı kare, su altında geçirilen uzun sürenin, doğru ışığın ve zamanında basılan deklanşörün bir ödülüdür. Aynı canlıyı farklı bir ruh haliyle fotoğrafa yansıtmak her çekimde mümkündür. Bu da denizanalarını, sualtı fotoğrafçılığı açısından vazgeçilmez bir konu haline getirir.
Her şeyden önemlisi denizanalarını zorlamamak, flaşla sürekli rahatsız etmemek ve doğal davranışlarını bozmadan çekim yapmak etik bir zorunluluktur. Unutulmamalıdır ki sualtı, bizim stüdyomuz değil; bu canlıların yaşam alanıdır.
Yazı ve fotoğraflar: Ateş Evirgen








Yorum Yap