Ana sayfa Donanım Cem Melik Analog Stüdyosu

Cem Melik Analog Stüdyosu

0

Bilgisayarların alıp başını yürüdüğü, ekranların bile dokunmatik hale geldiği günümüzde hala analog günleri yaşayan, çip ve bilgisayar teknolojisini es geçen bütünüyle vintage ekipmanlardan oluşan bir stüdyo İstanbul”da bütün ihtişamıyla hayatını sürdürüyor. Karşınızda Cem Melik ve analog dünyası.
 

1970″li yılların ortasıydı. O zamanlar ilkokul çağlarını yaşıyordum. Bana sorsanız hayatımın en mutlu yıllarıydı. çünkü nüfus şimdiki kadar çok değildi,zihni bulandıran,ruhu yoran karmaşa günümüzdeki yoğunluğun bir ya da birçok onlar da biriydi. Bence 70″li yılların sonları ile 90″ların ortaları arasındaki 20 yıllık süre insan beyninin yaratıcılık harikalarının ve sanatsal estetiğin en optimum oranda birleştiği altın çağlardı.

çünkü hem işlev hem estetik kaygı yarı yarıya ve son gaz her alanda gelişimini sürdürüyordu. O yıllarda yapılan herşey ister elektronik, ister mekanik yada aklınıza ne sistem gelirse gelsin en iyi malzemenin, en iyi fikirlerin cömertce sergilendiği dönemlerdi. Bu nedenle şöyle düşünüyorum ki; şu an günümüzde moda olan “”vintage”” ,””retro”” yada “”kült”” gibi terimler enteresandır ki bu 75-95 arası 20 yıla sıkışıp kaldılar. Yani düşünecek olursak 30 yıl sonra 2041 yılında insanlar vintage olarak bu 2011 günlerini değil yine 75-95 arası ürünleri konuşacağa benziyorlar, çünkü 2011 den kalma dişe dokunacak hiç bir klasik ürün yapılamadı. Trend eğrisi sürekli bir düşüşte.
 


 
1975 öncesinde insan sayısı,dolayısıyla tüketici sayısı az ancak fonksiyonel teknoloji o 20 yıllık dönemdeki kadar güclü değildi. O kalite ile beraber teknik patlama o yıllarda olmuştu. Herşeyin yapım ve malzeme kalitesi kuyumcudan çıkmış sanat eseri güzelliğinde, tank sağlamlığında ve onlarca yıl bozulmadan dayanabilecek kudrette idi.

90″ların ortasından sonraki yıllar ise hızla artan dünya nüfusuna ters hızda seyreden materyal ve işçilik kalitesizliği nedeniyle hızla niteliğini yitirmeye başladı. Yüksek vasıflı metal, ahşap, cam gibi komponentlerden oluşan ürünler yerlerini hızla düşük kaliteli plastik ve ucuz sentetik malzemeye yerini bıraktı.

O yıllarda yapılan ürünlerden bahsederken, röportaj ve ilgi konumuz müzik aletleri olduğundan biraz onlar üstünde yoğunlaşalım. 1970″lerin ortasında yazlıkta bir arkadaşım bana Jean Michel Jarre”ın Oxygen albümünü hediye etmişti.

 

O plağı dinlediğimde içimde oluşan hisler beni bu türe karşı bir araştırmaya itmişti. Kraftwerk ,Tomita, Vangelis, Telex, Ultravox, Tangerine Dream, Sakamoto, Moroder, Alan Parsons gibi adını ilk defa duyduğum sanatçıların albümlerini toplayarak başkadığım ilk plak kolleksiyonum yaklaşık 30 yılda 6.000″e yakın bir sayıya ulaştı.

Plaklar bana müziğin sadece kulakla değil gözlerle, kokuyla ve dokunarak hissetmeyle dinlendiğini öğretti. O yıllarda evimdeki klasik Micro-Seiki pikabımla plakları dinlerken plak kabının kokusu, arka yüzündeki ekipman ve yaratıcı ekibin listesini okumak, onların resimlerine bakmak ve mini ansiklopedik bir bilgiyle o an o ekibin bir üyesi gibi hissetmek müziğin şimdiki gibi “”fastfood”” jargonuyla dinlenmeyip 5 duyuyla dinlendiği ve özümsendiği durumlardı.

Bütün arkadaşlarıma plaktan kasete istekleri olan parça listelerini çekerdim Nakamichi kaset deck ile ki onun sesi bile gerçekten inanılmazdı. Grup sayısı, albüm sayısı şimdiki gibi zilyonlarca sayıda ve karmakarışık değil, beynimizin öğütebileceği sayı ve vasıftaydı. Lezzetli bir pilav gibi kısık ateşte pişmiş tek tek tane tane dökülen, lapalıktan uzak, kaliteli, uzun yıllara taşınmış, günümüzde bile 30 yıl sonra hala bıkılmaksızın zevkle dinlenen parçalardı.
 


 
80″li yılların ortasında Fransa”daki öğrenciliğim sırasında Fransız kültürüyle ilgili öğrendiğim ve takdir ettiğim en önemli şey şu olmuştu: Fransızlarda yemek yemek bir biyolojik mide doldurma işlemi değil; sanatsal ve estetik günlük bir aktiviteydi. Onlar tabaklarını bir “resim tuali” gibi görüp içindeki yiyecekleri bir renk ve şekilsel ahenk içinde bezeyip, sadece mideyi değil ondan önce görmeyi, koklamayı, dokunmayı ve duymayı tatmin etme duygusuydu. Sadece mide şişirmek değil beyni ve ruhu doyurmak.

Bu sadece yemekle değil, günlük hayatımızı dolduran her aktivite gibi “”müzik dinleme”” zevkini de aynı kriterlerde değerlendiren bir sistemdi. Kısaca bir güne 20 tane yüzeysel aktivite sığdırmaktansa; 3 tane dolu, derin ve nitelikli yaşayan bir toplumdular. ‹lk synthesizer”ımı Fransa”da almıştım. Korg”un Micropreset 500 diye bir monofonik synthesizer”ıydı. Daha sonra 1987″nin yazında bütün biriktirdiğim parayla 9000 Fransız Frang”ına(yaklaşık 2800 dolar) efsane Roland D50″yi almıştım.80 “lerin sonundaki ilk set up”ım; Roland D-50, Korg Micropreset,Roland S-50 Sampler, Roland Alpha Juno 1″di. Sonraları bir Korg DSS-1 almıştım.

Bu aletlerle ilgili anı ,macera ve teknik detayları Sound dergisinin sonraki sayılarındaki “Vintage Ekipman”serisinde yazacağım. çünkü her bir cihaz ayrı bir gezegen gibi. ‹nanılmaz teknik detay ve özelliklere sahipler ve burada birkaç satırda anlatılması mümkün olamayacak nitelik birikimine sahipler kanımca. Yüzeysel ve telaşlı işlerin her yanımızı sardığı bu çağda, bari bizler bazı şeyleri daha acelesiz , derin, kapsamlı ve en önemlisi keyfini çıkartarak yaşayalım.

 

Bizler bu yüzeyselliği her alanda olduğu gibi doğal olarak müzikte de yaşamaktayız, çünkü insanlar “niteliği” unutup “niceliği” konuşmaya başladılar. Herkes Iphone”una hapsettiği, sıkıştırılmaktan bite dönmüş 100.000 parçayla övünürken; 70″li yıllarda insanlar raflarından çıkardıkları bir plaktaki bir hit parçayı dinlemek için törensel 1 saati günlerinden feda edebiliyorlardı. Ama o dinletinin ardından ruh ve beden bütünüyle tatmin olmuş ve bu duyguyu aynı anda birçok insan paylaşabilği için bu ortak rafine zevkler insanlar arasındaki kalite dokusunu, saygıyı ve sosyal organik bağları müthiş derecede etkilemiş oluyordu. O yıllarda insanlar şu günlerde yaygın olarak görülen “”nerde o eski günler”” sözünü ağızlarına sakız etmemişlerdi. Bu fark tıpkı Fransızlar”ın sanatsal ahenkle yedikleri yemekle ayaküstü alelacele mideyi bol mayonezli hamburgerle doldurmak arasındaki fark gibiydi ve çok acıdır ki biz şu anda bu farkı sadece müzikte değil sanatın her dalında, sosyal her alanda, eğitimde, iş hayatında vb. Her yerde görüyoruz.

Beni tanıyan dostlarım ve çevrem çok iyi bilirler ki ben müziği o yıllardaki gibi şövelyevi bir ritüelle sade, sıcak ve organik bir doku içerisinde seviyorum. 100.000 parçayla dolu bir Iphone ya da 200 plug-in ile bezenmiş bir bilgisayarı diğmama, hayal gücüme ve beni ben yapan tüm algı sistemlerime yapılmış bir suikast olarak görmekteyim. Bunları yaratıcı çeşitlilikler ve sınırsız olanaklar olarak değil tam tersine beyni, duyguları, algıları ve bunların vektörel bileşkesi olan toplumsal ve sosyal kimliği bozucu detaylar olarak görüyorum.
 


 
Kendimi bildim bileli hayatın stresten ve günlük kaygılardan uzaklaşmak için en çok yaptığım şey elektronik müzik aletleri satan ya da bunlarla uğraşan insanların bulunduğu yerlere gitmekti. Şu anda üzülerek belirtmeliyim ki yeni üretilen ürünlerin hiçbiri bana o yıllardaki o heyecan ve coşkuyu verememekte… Vitrindeki cihazların tasarımları, o yıllardaki aletlerin ucuz bir kopyası olup ne kalite ne de estetik olarak onların beşte birine bile yaklaşamıyor… Dahası artık yeni yapılan her aletin üstünde -ki bu beni çok güldürüyor- “”VINTAGE”” ibaresi herşeyin üzerine hoyratça yazılıyor. Vintage amp, vintage org, vintage pedal, vintage microphone vesaire… Birşeyin üzerine “vintage” yazarak onu vintage yapma çabası “Fiat” marka bir arabaya “Ferrari” yazmaya benzetiyorum.

 

Günümüzdeki ekonomik model, üretimsel yozlaşmayı inanılmaz derecede körüklemiş, yapısal ve estetik kalite ne yazık ki ayaklar altına alınmıştır. Bundan 20 sene önce Adidas marka bir ayakkabıyı taklit edip Sadidas ismiyle üretseniz imalathaneniz kapanır, siz de kendinizi kodeste bulurdunuz. Şuan adamlar (kimler olduğunu bilirisinz) aynı malı bire bir klonlamakta, bilgi hırsızlığı, emek ve zaman hırsızlığı, artık ne yazık ki ahlaksızlık sıfatından çıkmış, son derece normal bir durum haline gelmiştir. Bu nedenle övünerek söylemeliyim ki “”O adamların ülkesinde (yine söylemeyeceğim) üretilen hiçbir mal stüdyomun kapısından değil çatısının üzerinden bile geçemez. Bakınız burda övünerek söylüyorum ki o ülkede üretilen 1 tane bile bir ürün 1.500 yaklaşık parçalık analog cihaz koleksiyonumda bulunmamaktadır ve asla da bulunmayacaktır. Ben taklitçiyi değil orijinal olanı överim. Ve hırsızı değil, üreten beyni alkışlarım. Yapım tersine izin vermez. Bir insanın bilgisini, tecrübesini, emeğini, zamanını çalmanızla, onu yolda durdurup silahla gasp etmeniz arasında fark yoktur. Bunun sırıtan surat ifadeleriyle , gayet legal bir şekilde ve çok ahlaki bir şeymiş kadar alenen yapılması da cok acıklı bir durum gerçekten.
 

 
1985″lerde bu analog synthesizer”larla yapılan tüm parçaları ağzımın suyu akarak dinlerken bu cihazları toplama fikri kafamda belirdi. 1986-87 senelerinde üzerinde ilk defa bir ekran barındıran ve içinde dijital efektlere sahip DX7, D50 ve M1 gibi efsaneleşmiş ve dünyada en çok satılan synth”ler yeni bir müzikal akımın başlamasına sebep olmuştu. üzerinde artık MIDI arabirimi, gösterişli ekran ve yazılar olmayan, kenarları ahşap, ağır, düşük polifonili ve hatta monofonik aletleri bir çöp olarak görme akımını başlatmıştı.

çok iyi hatırlıyorum şu anda 1.000 ila 3.000 dolar bandındaki eski analog klavyeler o yıllarda birkaç yüz dolara müşteri bulamıyor, vitrinlerde aylarca toz çekiyor ve sonunda eğer o dükkandan dişi doldurur bir cihaz aldığınızda yanında hediye olarak veriliyordu. A class 5000 dolar üzeri cihazlar zaten piyasaya nerdeyse hiç girmemişti. Ve ben bu cihazları satın aldığımda insanlar tuhaf bir şekilde sırıtarak “”Abi bu hurdaları ne yapacaksın allah aşkına?”” diye soruyorlardı. Ta ki Youtube ve Ebay gibi 2 tane internet sitesi çıkıp bu işten anlayan anlamayan herkesi kendi çapında “”analog tanrı”” ve ya “”üstad”” yapıncaya kadar…

 

Şaşırmamak lazım ki artık üretilen herşeyin, o hurdaları(!) taklit etmekten başka birşey yapamadıkları böyle bir dönemde, bu işe meraklı herkesin analog avcısı olmasına şaşırmamalı.Bu röportajda analog-dijital kavgasına hiç bulaşmayı düşünmüyorum çünkü şuana kadar anlattığım şeyler ne düşündüğümü zaten gerekli netlikte açıklamakta.

Ben bu eski dostları çocuklarım gibi seviyorum.

Filozof Nieztsche”nin “Sevmek Dokunmaktır” sözünü çok beğeniyor, dokunamadığım, hissdemediğim cisimleri müzik aleti olarak göremiyorum. Chat yaptığımız, pizza sipariş ettiğimiz, film seyrettiğimiz, iş yerinde bütün gün kör olana kadar baktığımız bilgisayar monitörüne bakarak müzik yapmayı çağın tuzakları arasında görüyorum. Müzik bir duygu ve doğayla iletişim olayıdır bence. Sanallıkla zıt olan bir kavramdır.
 


 
ARP”ları Moog”ları Prophet”leri Oberheim “ları ve bunun gibi efsane olmuş bütün gerçek eski efekt ve kayıt cihazlarını çevremde görmek, onlara dokunmak, kokularıyla yani beş duyumla müzik yapmak ve herşeyde olduğu gibi müzik yaparken de zamanla yarışmamak bana büyük yaşam keyfi ve enerjisi vermekte.

Ben şuanda çağımızın hastalığı ve mutsuzluğu olan baş döndüren hızdaki tüketime, taklitçiliğe, ses, renk, koku ve doku kirliliğine birbirine geçmiş kavram ve konseptlerine kapılarımı kapatıyorum. Bu aletlerin koleksiyonunu yaptığım zamanlar içerisinde 500″e yakın synthesizer bir o kadar da drum machine elimden geçti artı outboard denen kayıt ve sinyal üreteçleri ve biçimlendiricileri aletler… Bunların içinde en nitelikli ve kült olanlarını elimden hiç çıkartmadım. Burada gerçekten müzik tarihinin bütün yapı taşları dokusu ve kokusu bulunuyor. Dünyanın heryerinde 70 ve 80″lerde yapılmış en büyük disco, funk, new wave, new romantic, synth pop ve new age albümlerinde kullanılan cihazların yarısından fazlası şu an bu stüdyoda yer alıyor.

 

Bunu yapabilmek hiç kolay olmadı.çünkü ülkemizdeki 70″li yıllardaki gümrük politikaları ve ekonomik kısıtlamalar bu A-sınıfı kült aletlerin Türkiye”ye girmesine imkan vermemişti. Eski sanatçıların binbir zorlukta yurtdışından getirdikleri bu cihazlar çok az sayıda piyasada görülmekteydi. Bu nedenle elektronik müzik aletlerine dayalı müzik türlerinde dünya çapında müzikleriyle anılan bir sanatçıyı malesef çıkartamadık. Sınırlı ekipman kaynağı müziğin ilerleyememesinde oldukça önemli bir etkendi ne yazık ki. Müzikte yetenek kadar ekipman donanımı ve yeterliliği de çok önemli bir geçektir.Batıda milyonlarca dolar harcanarak büyük emek harcanarak yapılan stüdyolarda sadece parayla değil büyük bir bilgi ve emekle edinilmiş çok bilimsel nitelikli ve organize müzik stüdyoları ve müzikal platformlar bulunmaktaydı.
 

 
Ancak bunlarla yarışabilecek bir ekipman ve teknik ekip ne yazık ki ülkemizde pek mümkün olamamıştı. O da müziğin tonlarına,kayıt kalitesine ve uluslararası platformdaki başarısına direkt etki etmekteydi. Plaklar bir prodiksyonun kimlik kartı gibidirler. O analog sıcaklığın müthiş harmoniklerini dinlerken plakların arka ve iç kapaklarındaki ekip ve teknik donanımı incelerseniz maddi ve emeksel ne kadar büyük ve ciddi çalışmalar olduğunu görebilirsiniz.

Günümüzde dinlediğimiz MP3, MP4 gibi internetten indirilen her parçayı ben kimliksiz bir şahsiyet ve cılız harmoniklere sahip ses birikintileri olarak görüyorum ve duygusal hiçbir bağ kuramayarak bir dinleti keyfi yaşayamıyorum. Bu stüdyoyu böyle bir konsepte yöneltmemin sebebi aslında taklitçilerden çok taklit edilen “”gerçek üreten beyinlere”” saygımı göstermek, çağımızdaki çirkin ve tembel yozlaşmayı protesto etmek ve herkesin şuursuzca koştuğu amacı ve huhudları belli olayan bir yöne doğru bu anlamsız koşuşturmacadan kendimi tecrit etmek aslında.

 

70″li yılların ünlü Alman elektronik müzik prodüktörü ve sanatçısı, aynı zamanda TANGERINE DREAM grubunun kurucusu Klaus Schultze, dijital klavyelerin ilk çıkmaya başladığı 80″lerin sonu ve daha sonra 90″lı yıllarda, eski analog synthesizer”larını arkadaşlarına hediye etmiş artık kullanmam diyerek. Daha sonra yıllar içinde yaptıgı müzikal produksiyon tünelinin içinde ve teknolojinin de yozlaştığını hissederek arkadaşlarının evine tek tek gidip (hatta bir tanesinin evinin önünde sabahlayıp) Moog, ARP, Prophet, Oberheim, Jupiter, Fairlight gibi aletlerini geri almak için yalvarmış oldugunu anlatmıştı röportajında. Dediğim gibi aslında bu iş bir felsefi anlayış, bir duygusallık durumudur. Algılarınızın nasıl çalışıp, hayatla nasıl iletişim kurduğunuzun bir ifadesidir. Eskiden imza tonlar, imza sesler vardı. Parçanın ilk 10 saniyesinde o parçanın, o tonların kime ait olduğunu anlardınız. Her şövalyenin bir atı bir kuşandığı silahı olduğu gibi bir enstrüman kuşanmak vardı. O törensellik o rafinelik kaygısı artık bitti.
 

 
Tek tip kaynaktan gelirmişcesine, derinligi ve genişliği bozulmuş, orijinaiikten uzak çalışmalar hızla artmakta. Bence her müzisyen o şövalyevi zamanlardaki gibi kendine has bir ekipman kimliği ile kendi müzikal silahını kuşanmalı. Artık çok değişmiş bir atasözü ile yazımızı bitirelim. “Sürüden ayrılanı kurt kaparmış”. Bence artık kurt o kadar büyüdü ki çağımızda, bütün sürüyü bir lokmada yutabilecek duruma geldiği için sürüden ayrılanı değil sürüde kalanı kapıyor. En büyük tehlike de burda. Müzikte, resimde, edebiyattta, bilimde, aklınıza gelen her yerde. Ne yapıyorsak yapalım kurda yem olup yok olmamak için kendi özgün stilimizi yaratalım, tek noktadan çıkmayalım, taklit ve taklitçi olmayalım. “Müzik bitti artık birader” diyenler. ‹nanın müziğin bittiği filan yok. Şövalyevi lirizm ve beş duyumuzla hissederek, en önemlisi dokunarak müzik yaptığımız sürece. İnanın MüZİK bitmedi…

 

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here